Gerçeğe yaklaşmanın temel şartı; gözlemleri, ondan gelişen bilgileri yorumlayabilmektir. Eğer bir gözlem doğru yorumlanamıyorsa ondan yansıyan bilgi bir hiçtir. Çevremizdeki olaylar bütün varlıkların gözü önünde cereyan etmektedir. Kendi çapında da olsa böceklerin de gözü önünde binbir fizik ve biyolojik olay sürer gider. Ama onlar yorum sanatından yoksun oldukları için bir türlü gerçeği göremezler, bulamazlar. İnsanı tüm canlılardan hatta tüm varlıklardan ayıran temel özelliği, yorum becerisi; daha doğrusu yorum sanatıdır. İşte bu birinci bölümde çevremizdeki olayları birlikte yorumlamaya çalışacağız.1. ÇEVREMİZDEKİ DÜNYA
Bilim, yüzyıllar boyu parça parça geliştiği için, çevremizi yıllar boyu asıl gerçekleri ile bir türlü tanıtamadı. Bu yüzden çelişkili fikir cereyanları, bunlardan kaynaklanan kavgalar yeryüzünü perişan ve insanları mutsuz kıldı.
Yeryüzünde çevremiz ve bizim açımızdan en önemli konu canlılıktır. İnsan da bir canlıdır.
Canlılık büyük çizgileriyle enerji işleme becerisidir. Yani canlıların temel niteliği kimsayal bir beceriyle enerji sağlayıp, bunu kullanabilmeleridir. Eski yıllarda canlılar için büyüme, hareket etme, üreme gibi nitelikler var sayılmışsa da, bu nitelikler canlılığın temel yanı değil, görüntüsüdür.
Çevremizdeki canlılık tablosunda temel ilke karbon ve oksijenin iyon alışverişinin düzenlenmesinden ibarettir. Cansız tabiatta karbon artı değerlidir. Canlı yapıda ise karbon eksi değerlidir. Eksi değerli karbon, oksijenin elektronlarına büyük ilgi gösterir, onları ortak elektromanyetik sistemine bağlar ve bu sırada enerji sağlar. Kabaca kömürün yanmasına benzeyen bu özel iyon alışverişi canlının enerji kaynağıdır.
Şu halde, bir canlı temelde iki şeye muhtaçtır: Oksijen ve karbon.
Yine çevremize baktığımızda canlıları üç farklı sistem içinde görüyoruz.
Hayvanlar, bitkiler ve tek hücreyle temsil edilen mikroplar.
Bu üç tür canlının, hayat enerjisini işleyiş ve buluş şekilleri çok farklıdır.
Bitkiler, hem karbonu hem de oksijeni bedava alır. Yani enerji kaynağı olan bu iki maddeyi aramazlar. Ancak, hayat hikâyelerinde büyüme ve gelişmeler vardır. Hareket ihtiyaçları olmadığından çok az enerji tüketirler. Aldığı enerjiyi büyüme ve üremeye harcarlar.
Hayvanlar, oksijeni çevreden bedava alır. Buna karşılık karbonu arayıp bulmak zorundadırlar. Bu nedenle hareket etmek zorundadırlar. Dolayısıyla çok enerji tüketirler. Buna ilâveten bitkiler gibi büyüme ve gelişme ihtiyaçları da vardır.
Mikroplar da genelde karbon ve oksijeni çevreden bedava alırlar; büyüme nitelikleri yoktur. Bu yüzden enerjiye ihtiyaç duymazlar. Yalnız üreme amacıyla beslenirler. Bu temel ilkeler yanında, beslenme konusunda çok önemli bir farklı görüntü vardır. Canlılar beslenirken yalnız karbon amacını gütmezler. Çok değişik kimyasal maddelere muhtaçtırlar. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, eksi (-) değerle karbonun oksijenle birleşmesi için birçok ara kimya maddeleri gereklidir.
İkinci neden ise, canlıların kendilerini tekrar etme, yani üreme mes'eleleridir. Bu amaçla her canlı DNA denilen bir molekülü yapma becerisine sahiptir ki; bunun için de
fosfor, azot ve hidrojene muhtaçtır. Tabi, bu moleküllerde karbon ve oksijen de önemli bir çatı unsurudur.
Çok yönlü beslenme, daha çok büyüme ve üremeye yöneliktir. Bu da DNA molekülü imâl zorunluluğundan gelir. Elbette, canlılar kimyası çok karışık bir bilim dalıdır. Her geçen gün yeni ayrıntılar öğrenilmektedir. İleride bu konuya tekrardan döneceğiz.
Canlılığın temel ilkesinden enerji mes'eleleri açısından iki önemli gerçeği yakından tanıtmak istiyorum. Bunlardan birincisi canlıların, özellikle de bizim muhtaç olduğumuz enerjinin miktar açısından bağımlı olduğu arzın câzibe mes'elesidir. Çünkü hareket halindeki canlılar, dolayısıyla insan, yaşamak için aldığı enerjinin üçte ikisinden fazlasını arzın çekim kuvvetine karşı koymak için kullanır.
Enerji teminimizle ilgili ikinci mes'ele ise, havadan beleş aldığımız oksijen, ona bağlı olarak atmosferdeki gazların denge olaylarıdır.
Çevremizdeki bu iki gerçeği anlamadan uzaydaki yıldızlara yerde oturup hikâyeler uydurmak sadece masalcılık olur, ilim olamaz.
2. ATMOSFER VE ARZ CÂZİBESİNİN SIRLARI
İnsanoğlu binlerce yıl hayat kaynağı olan atmosferden habersiz yaşadı. Ve çok sonra çağımızda kendini saran bu esrarengiz ihtişamın ne büyük bir mûcize olduğunu anladı.
Bilindiği gibi arz küresinin çevresinde özellikle yirmi kilometre çapında bir gaz tabakası vardır. Biz bunu hava olarak tanırız. Ancak çevremiz daha seksen kilometreye varan gaz kuşaklarıyla devam eder. Onun tümüne atmosfer diyoruz. Ancak biz, atmosferin yirmi kilometrelik bölümünden çok, canlıların oksijen banyosu kısmını tanıtmaya çalışacağız.
Önce her düşünenin bir noktayı iyi öğrenmesi gerekir:
Acaba bir gezegen etrafında bir gaz tabakası nasıl toplanır? Ve çok daha önemlisi, nasıl sabit (değişmez) kalır?
Yakın yıllarda yapılan uzay çalışmaları, özellikle güneş sistemi içindeki gezegenlerde yapılan uydu çalışmaları göstermiştir ki, gezegenlerin çevresinde kesinlikle sabit bir gaz kitlesi yoktur. Tanıdığımız atmosfer yerine, toplanıp kaybolan düzensiz gazlar vardır. Bunun nedeni, gezegenlerin câzibesi ile gaz moleküllerinin sür'atleri arasındaki denge mes'elesidir.
Bir gezegenin yüzeyinde ortaya çıkan bir gaz molekülü ısıya tâbi olarak belli bir sür'atle harekete geçer. Gezegenin câzibesi bu molekülü şiddetle çekerse, yani gezegen çok büyükse, gaz gezegenin yüzeyi tarafından bir süre sonra emilir. Eğer gaz molekülleri çok sür'atli, gezegenin câzibesi zayıfsa molekül uzayın sonsuz mekânına uçup kaybolur. Genelde küçük ve çok sıcak gezegenlerde durum budur.
Peki bir gezegende bu gazlar nasıl sabit kalabilir? Bunun cevabı kaba fizik çizgileri içinde şöyle tanımlanabilir:
Gaz moleküllerinin uçuş hareketi ile gezegenin câzibesi birbirine eşit olmalıdır.
Ne var ki, uzay pratiğinde böyle bir eşitlik mümkün değildir. Zira gezegenin yüzeyini belli ısı dengesinde tutmak imkânı yoktur.
Peki öyleyse arzın atmosferi nasıl teşekkül etmiş ve sabit kalabilmiştir?
Arz atmosferindeki moleküllerin arz çekimine denk bir hareket dengesi kazanması için gerekli astro-fizik şartları madde madde inceleyelim:
a)Arz yüzeyi belli bir sıcaklıkta devamlı ve ılımlı ölçüler içinde kalmalıdır.
Bunu temin için:
1 -Arz güneşe belli uzaklıkta olmalıdır. Dolayısıyla arzın yüzeyindeki ısı çok önce bir kompütür matematiği ile düzenlenmelidir. Çünkü arzın güneşe karşı konumu, ayrıca onun sür'ati ve kütlesiyle (câzibesiyle) dengelidir.
Arzda atmosfer sabit olarak var olduğuna göre, bu matematik hesap yapılmış ve arz mekânına, yörüngesine yerleştirilmiştir.
2 -Arz küresinin bütününde ısı homojen olmalıdır. Bu amaçla küre yüzeyinde güneşe nisbetle yavaş bir dönme gerekmektedir. Bu sür'at ciddi bir matematik olayıdır. Ve matematikte en zor hesaplardan biri homojenite üzerine yapılan hesaplardır. Bu, arz için 24 saatlik bir peyk dönüşümünü temsil eder. Bu peyk dönüş sür'ati hızlanırsa atmosfer dağılır. Azalırsa homojenite bozulur. Zira arka yüzdeki atmosfer toprak tarafından emilir.
Nitekim bu dengenin bir parçası olarak toprak sabahın ilk saatlerinde güneş ışınlarını emerek yavaş yavaş salar.
3 -Arzın ekvator ve kutup bölgeleri arasında ısı farkı devamlı olarak çok açık olmalıdır. Nitekim arzın ekseni 23,5 derece eğilerek bu sakınca giderilmiştir. (Eksen eğikliğinin başka yararları ileride anlatılacaktır.)
b) Arzın yüzey ısısının kararlı kalması için özellikle gece ısı kaybının önlenmesi gerekir. Bunun için atmosferde ısı yansımasını engelleyen bir bileşiğe ihtiyaç vardır. Bu amaçla atmosferimize karbondioksit ilâve edilmiştir. Bu gaz toprağı âdeta bir yorgan gibi örtmektedir.
c)Küresel yüzeyde ısı homojenitesinin temini:
Bilindiği gibi arzın küresel yüzeyi nedeni ile ekvator ve kutuplar arasında ortalama 120° ısı farkı vardır. Evren ısı ölçüleri içinde bu ısı farkı çok önemsiz olmakla birlikte atmosfer için fevkalâde önemlidir.
Biri ekvatorda, biri kutuplarda iki kurumsal nokta alsak, bu noktalar arasındaki 120°'lik ısı farkı nedeniyle öyle şiddetli bir atmosfer hareketi olur ki, saatte
Çin'den Himalâyalar'a, oradan Alpler'e kadar uzanan engebe denizle, sonra batıda Atlas Okyanusu, doğuda Pasifikle birleşir. Okyanuslarda ise ısının kutuplardan ekvatora kadar intikali daha kolaydır. Nitekim sıvı içinde şiddetli ısı farkını tedrici (yavaşlamış) bir tarzda dengeler. Böylece Atmosfer çılgınlığı doğmaz.
Bunlara ilâveten ekvator dağlarının yüksek kesimlerinde toplanan soğuk hava, (Klimenjaro dağlarında olduğu gibi) ısı farkını azaltır.
Boylamlara paralel Ant Dağiarı gibi sıra dağlar ise rüzgâriarın istikametini çarptırarak onlara helozanlaşan dengeler sağlar. Böylece arzın tüm dağları tamamen ilmî bir kompitür nizamı içinde kurulmuştur. Arz topoğrafyasındaki bu müstesna ilim âhenginin en önemli yanı ise, arzın tüm yerieşim bölgelerinde dengeli bir hava akımı sağlamasıdır. Akıl almaz kompitür hesapları arzın topoğrafyası açısından o kadar inceden inceye hesap edümiştir ki; biz farkına varmadan arz üzerinde kirlenen, dolayısıyla yapısı değişen hava, daima en kısa zamanda arıtılır. Ne orman atmosferinde oksijen birikimi, ne çukur yörelerde oksijen eksilmesi olur.
Arz oksijeninin hârika dengesine canlılık bölümünde tekrar döneceğiz.
Arz atmosferinin konumunda açıkça gördük ki: Dünyamızda hayatın temeli olan havanın varlığı için binlerce karışık kompitür denge hesabı vardır. Arzın galaksideki mevkiinden yüzeysel yapısı ve ritmine kadar akıl almaz denge şartları matematik formüller içinde kompitürize edilmiştir. Bu hesapların sahibi sanki bize bu düzenin korkunç dengesini hatırlatmak ister gibi küçük çapta depremler ve fırtınalar vermektedir.
Ve ateist tesadüfçülere:
«Eğer bu hesaplar olmasaydı, bugün tabiî felâket saydığınız o basit depremler ve kasırgaları arzın en sakin günü diye hasretle beklerdiniz.» diye seslenmektedir.
Çünkü sizin sandığınız gibi arz, uzayın bir rastlantı köşesinde doğsa idi, atmosferi bir an kurulsa bile, kasırgalar ve depremler curcunası içinde yok olacak ve dünyamız çirkin görünümlü bir kaya motifini temsil edecekti.
ARZIN GRAVİDASYON SIRLARI:
Bir gezegenin ya da yıldızın câzibesi maddesel yapısının bir tarz simgesidir. Gezegenin, belli metalleri belli oranda taşıması, büyüklüğü; o gezegenin gravidasyonunu temsil eder.
Ne var ki, arzda durum çok değişiktir. Büyüklüğü, taşıdığı metallerin yüzde oranı dışında hârika bir olay arzın gravidasyonunu etkilemekte, âdeta onu hafifletmektedir.
Bilindiği gibi arzın manto tabakasında birbirine ters istikamette akan iki farklı metal katman vardır. Bunların karşılıklı etkileri manyetik bir gerilim yaratır. Arzın gravidasyonu normal gücünün altında kalır. Bu manyetik gergi tıpkı atmosferin ozon tabakasına benzer. Ozon nasıl güneşin ışınlarını yavaşlatıyorsa; zıt yönde akışan nikeldemir ve krom-demir metalik akımlar da arzın gravidasyonunu âdeta yavaşlatır. Ve biz böylece daha az enerji harcarız. Tabii arzın gravidasyonunu, yarıçapı ile sıradan bir örnek kaya alıp çarparak hesaplayan şaşkınlar bu manyetik oyunu anlayamazlar. Üzerinde yaşadıkları metal denizlerin şaşırtıcı manyetik oyunları, onların akıllarının çok ötesindedir.
Arzın gravidasyonu iki kat olsa idi günlük 7000 kaloriye ihtiyacımız olacak; birbirimizi yiyecektik. Tüm taşıtlar iki kat petrol harcayacak, çoktan petrol harbi çıkacak; yok olacaktı k.
Arzın gravidasyonundaki ince hesap öyle kompitürize edilmiş, enerji kaynakları arza öyle dengeli yerleştirilmiştir ki, uygarlık farkına varmadan kaderini yaşamakta, kendini yürütebilmektedir.
Enerji kullanım tarihine insaf ile bir nazar edin. Dünya nüfusu 200.000.000 olana kadar orman fazlası odun insanların ihtiyacını sağlamıştır. Toprağın altında kömür depoları olmasa halimiz ne olurdu? ondokuzuncu asırda, inkalar'ın şaheser mâbetlerini talan eden hoyrat insan, arzın tüm ormanlarını bitirip yirminci yüzyılın başında insanlığı tarihe gömmez miydi?
Arzın petrol depoları olmasa, bugünün dünyasında kömür enerji ihtiyacına yeter miydi? Şimdi dünyamızda yaşayan beş milyar insan ne yapardı? Trene binmek için dört sene sıra beklerdi herhalde.
Ya arzda gizlenen nükleer enerjiye ne dersiniz?
Bir âlimler heyeti, arzın müstakbel nüfus artışına göre böylesine bir enerji depolaması hazırlamaya kalksa mevcut enerji kaynaklarına ilâveten bir nükleer enerji deposunu da arza ilâve etmek isteseydi, bakın o kurulda nasıl bir tartışma sürecekti:
- Arza nükleer enerji verecek radyoaktif bir kaynağı yerleştiremeyiz; çünkü o zaman arz cadı kazanına döner. Hele insanlar bilmeden onu toprağın altından çıkarırlarsa yok olurlar.
- Peki biz nükleer enerjiyi nasıl saklamalıyız?
Bakın Yüce Yaratıcı bu akıl almaz olayı nasıl gerçekleştirmiş:
Arzın yapısında hafif radyasyon veren metaller vardır. Bunlar tehlike yaratmadığı gibi, nükleer enerji de vermezler. Ancak bunlar arasında Uranyum 235 denilen uranyum metalinin özel bir cinsi vardır ki, tabiatta normal Uranyum 238 metali arasına % 5 oranında karıştırılmıştır. Bu haliyle tamamen zararsızdır. Ancak çıkartılıp saflaştırılırsa, zincirleme tepkiye girerek nükleer enerji verir. Bunu saflaştırmak ise son derece güç bir teknolojik olaydır, çok derin bilgi ister. Yani arz toprağına nükleer enerji konmuş, fakat öylesine gizlenmiştir ki, ancak çok derin bilgisi olanlar kullanma şansına sahiptir. Ne dersiniz ateistler, bu da rastlantı mı?
Sizin şaşkınca ve ilkel bilgilerinizle onu kullanmanızı âdeta yasaklayan bu büyük ilmî bilmece ve onu arzda saklayan ilâhi mûcizeyi inkâr etme ısrarınızla bütün atomları dahi kendinize güldürmeye devam edecek misiniz?
Hikmetlerin en incesine bakın ki, bu gücü bulup çıkaran ilim adamları arasında bir tek ateist yok; işte Einstein, Heisenberg, E. Fermi, M. Dirac.
Yüce Yaratıcının san'atındaki hârika sırra bakın ki, fevkalâde tehlikeli bir madde olan Uranyum 235'i yaratmış ancak onun arıtılma bilmecesini gerçek ilimin en zarif derinliklerine gizlemiştir.
Yine hikmetlerin en incesi, nükleer enerji verebilen tek madde Uranyum 235'dir. Ve arzın bileşiminde bu madde yeterli miktarda vardır.
Maddesel evrende böyle tehlikeli bir madde He-3'dür. Bu madde de katı halinden sonra yeniden soğuyup sıvılaşarak korkunç tehlike olma niteliğinden uzaklaşır. Sıvı hali, katı halinden daha soğuk olan tek madde Helyum 3'dür.
Arz kabuğunun olsun, çekirdeğinin olsun bileşimi ve bu bileşimin oranları fevkalâde ince hesaplarla ayarlanmıştır. Arzdaki metallerin miktarları ve özelliklerine bağlı bileşikleri öylesine ayarlanmıştır ki, uygarlık kompitürüne bağlanan kader saati bu cevherleri zamanı geldikçe bulup insanlık hizmetine sunmuştur.
Böylece uygarlık kendine tayin olunan kader süresi içinde adım adım bir organizma gibi yaşayıp durmuştur.
Çeliği sertleştiren nadir metallerin, zor elde edilip tanınması bile kader saatini bekleyen bir serüvendir.
Atom enerjisi devrinde, Beril'in tanınması, radio lambaları devrinde Galium'un hizmete girmesi hep böyle kader saati vesikalarıdır. Bu hârika hikmetlerin her biri zavallı ateist şaşkınlarının yüzüne birer ilim şamarıdır.
3. CANLILIĞIN HİKÂYESİ
İşte böylece dünyamızın tüm kader kayıtlarına önceden kompitürize edilen bir senaryo sergilendi! Ve arzda günün birinde bir karbon oyunu başladı. Daha önce değindiğim gibi minik enerjileri kullanabilen moleküler bir sistem doğdu (mikroorganizmalar).
Tabiattaki şekli içinde karbon atomu en dış orbitinde dört elektron etkinliğini dengeleyen bir mikro manyetik sisteme sahiptir.
Normal atom sistemi yapısında en dış orbitteki manyetik etkinliğin ortaklaşma çabası vardır. Genelde bu bölgede az elektron bulunduran atom çekirdeği etkinlikleri bu elektronları başka çekirdeklerin manyetik alanına bağlar (metalik yapı). Çok elektron bulunduran sistemler ise çevredeki atomların dışında elektron etkilerini celbeder (A metal yapı). Karbonun 4 elektron etkinliği olduğuna göre durum ne olacaktır? Buna benzer atomlar genelde elektronları başka sisteme kayar (Silisyum, galyum). Karbon da böyledir. Huzurlu bir denge böyle sağlanır. Yalnız Karbon henüz bilinmeyen şartlarda ters bir eğilim göstererek elektron celbeder ve en yakın ilgiyi dört hidrojenle kurabilir. Bu madde bildiğimiz Metan gazıdır. Bu gazın şiddetli enerji olaylarında tabiatta ortaya çıkabildiği bilinmektedir (yanardağ).
Karbonun böyle bir eyleme düşmesi canlı dünya için ilk ve önemli bir adımdır. Ne var ki, canlılık için yeterli değildir.
Canlı tanımında fevkalâde ilginç bir molekülün varlığı şarttır. DNA denilen bu dev molekül bir san'at eseridir; çünkü bu molekül en mükemmel kompitürlerde bile rastlanamayan bir hâfızaya sahipdir. Ve de, bu sayede kendini yenileyebilmektedir.
Önce bu molekülü, sonra yenileme tarzını kısaca özetlemek istiyorum. Bugün için canlılığın hâlâ sır olarak saklı kalması bu moleküle bakış tarzındaki gafletimizden doğmaktadır. Bu gafletin nedeni, bütün keşifleri inançlı bilim adamlarının yapmasına karşılık, hemen oracıkta yüzsüz bir ateist türemesi ve sonuçları ahmak bir pişkinlikle tesadüflerle yorumlamasıdır.
Watson, çağımızın ellili yıllarında DNA molekülünü bularak nobel almıştır. Bu molekül gergefte işlenen bir dantel gibi muhteşem bir tabloya benziyordu. Bu hârika molekül üç grup bileşiği hassas bir hidrojen köprüsüyle dengelemektedir. Bu sayede molekül devamlı yeni dengelere aday kalmaktadır (Fosfor, Riboz, Nukleosid).
Bu molekülü bir kompitürün hâfıza kartına benzetebiliriz. Yine bu molekülün önemli özelliği, riboz ve fosfor bölümleri sabit kaldığı halde, azotlu halkanın değişik cinslerinin DNA yapısında yer alabilmesidir. Böyle birbirine çok benzeyen moleküller yakın ilgi içinde zincirleşme yeteneğine sahiptir. DNA içindeki denge; hidrojenin titreşimi sonucu ortaya çıkan zincirleşme eğilimi, DNA moleküllerine çift kollu helezonlar yapan bir sistem kazandırır.
Bütün canlılar bu helezonlardan kuruludur. Ot da, beyin hücresi de kimyasal yapı itibariyle DNA molekülü helezonlarından ibarettir. Ve de kimyasal açıdan her hücre birbirinin aynıdır.
Peki canlılar arasındaki fark ve onların farklı faaliyetleri nerden gelmektedir?
Canlılar ve aralarındaki fark matematik bir programın uygulanma eylemidir. Şimdi canlıların özündeki bu sırrı biofizik açısından tanıtmak istiyorum.
DNA molekülündeki Glisan (kayan) hidrojen, azot ve karbon molekülleri arasından bir reostanın üstündeki sürgü gibi kayar. Hidrojenin bu titreşimi moleküle çeşitli bağlantılar için bir tarz davetiye hazırlar. Yeni bağlantılara giren nukleositler (Nuklit bazları) değişik sıralamalarda DNA helezonunu oluşturur. Bu dizgi tamamen matematik bir bir programdır. Üç boyutlu sistem içinde DNA helezonlarındaki atomlar fevkalâde ince ölçüler içinde geometrik yerler alırlar.
Bu dizilerde azot, oksijen, karbon, hidrojen ve fosforun geometrik dizaynı fevkalâde bilinçle hazırlanmış matematik bir programdır. Bu program canlının kaderini tayin eder. Bu geometrik dizginin her bir köşesinde farklı mikromanyetik birimler, sisteme gelecek yeni molekülün diziliş sırasını tayin eder. Böylece her canlı için bir geometrik kart teşekkül etmiş olur. Bu matematik programlar DNA helezonu tarafından tekrar kopya edilerek üreme sağlanır.
Bu tanımımız gerçeğin ta kendisidir. Her ilim adamı hücrenin temel taşı olan DNA molekülüne, kayan hidrojen aracılığı ile bir beste gibi kader programının kaydedilişindeki ihtişamı görmek zorundadır.
Eğer gerçek böyle olmasaydı, ateistin kızarmaz yüzüyle var saydığı tesadüfler hezeyanı var olsaydı: Arzda hayat başladıktan kısa bir süre sonra dünya hilkat garibeleriyle dolar, hayat sönerdi. Halbuki canlı türlerine insaf ile bir bakın! Kaç çeşit güzellik varsa DNA molekülünün kader hâfızasına nakş olmuş binbir çiçek, binbir böcek bir senfoni gibi molekülün minicik manyetik tuşlarında programlanmış, âhenkleşmiştir.
Yalnızca evrim masalı ile perdelenmek istenen, işte bu muhteşem programlar demetidir. ilerde bu konuya bilim bahsinde tekrar döneceğim.
Şimdi canlının temel yapısını devam ettirme macerasını inceleyeceğiz.
A) CANLININ ORTAK MACERASI:
Yeryüzünde canlılık, bir orkestra gibi birlikte ihya olan ortak bir bestedir.
Bitki-Hayvan-Mikrop üçlüsü el ele tutuşmuş gibi yaşarlar. Ne var ki evrendeki genel değişim yasalarına da uyarak değişirler; bir anlamda yok olurlar. Aslında bu değişim bir tarz yenilenmedir. Daha doğrusu ilâhi san'atı perde perde birbirlerine aktarma sırrıdır.
Canlı iki temel biyokimya işlemine tâbidir:
a)DNA molekülünün yenilenmesi ya da tekrarlanması.
b)Canlılığı yürütmek için gerekli enerji.
O halde önce bu hayat enerjisinin kaynaklarını inceleyelim.
Daha önce değindiğim gibi; hayat enerjisi, karbon ve oksijenin birleştirilmesinden ortaya çıkan enerjiyle yürür. Karbon oksijenle çok kolay birleşir. Ancak bu birleşme kontrollü, ateşsiz bir birleşmedir. Bunu hücreler ustalıkla yapar ve kontrol edebildikleri bir enerjiyi sağlar, bu birleşme için bir nolu faktör oksijendir.
B) OKSİJENİN HİKÂYESİ:
Arz yaratıldığı zaman atmosferinde azot ve karbondioksit vardı. Bu gazlar toprak yüzeyinin teşekkülü sırasında teşekkül etmiştir. Bu sırada ilk canlılar alpler ve eğrelti otları tüm dünyada yaygın bir gelişme gösterdi. Sür'atle oksijen üretmeye başladı. 0 çağlarda bitkiler gerekli azotu mikroplardan sağlamıştır. Daha sonraları dinazorların cesetleri de ormanlara azot kaynağı oldu.
İlâhi kompitür, arzın oksijeni % 20'ye çıkınca hayatın ilk perdesini kapattı. Büyük depremler bu dev oksijen fabrikalarını yıktı. Bunların azot deposu olan dinazorlar yerle bir oldu. Eğer bu çağ değişimi olmasaydı atmosferin oksijeni % 20'yi devamlı olarak aşacak, sonunda atmosfer tutuşarak tümden yok olacaktı.
İşte evrimcilerin bilmeden anlatıp durdukları dinazorların hikâyesi budur. Ve bu hayvanlar zaman ve mekân dilimi içinde aynı anda toptan sahneden çekilmişlerdir.
Şimdi, yeni atmosferi acayip bir tehlike bekliyordu. Azot ve oksijenin birbirini etkilemesi. Zira azotla oksijen bir balona konup bir ceryan geçirilirse hemen yanar ve azotun oksitleri teşekkül eder. Havada özellikle şimşekli bir anda bu olay gerçekleşse idi; su ile birleşen azot oksitleri derhal kezzaba dönüşürdü. İşte atmosfer böyle tesadüfen teşekkül etseydi, ateistlerin başına yağmur değil kezzab yağacaktı.
İlâhi kudret havadaki azotla oksijenin birleşmemesi için bu yapıya Argon ve Kripton gazları ilâve etmiştir. Bu gazların atmosfere nasıl intikal ettiği sorusunun cevabı ise; tüm ateistlerin uydurmalarına rağmen izah edilememiştir. Bu hârika dengenin inkârı onlar için çok acı bir yüz karasıdır. Çünkü, yer kabuğunun teşekkülü sırasında bu gazların çıkması kesinlikle kimyasal olarak mümkün değildir. Hele oranlarındaki denge akıllara durgunluk verecek ayrı bir ilâhi mûcizedir.
Evet, atmosferde oksijen oranı sabitleşti. Kendi kendine tutuşması ve yeryüzüne kezzap yağdırması engellendi. Şimdi önemli olan bu miktarın sabit tutulması ve arzın her yöresinde aynı oranın muhafazası mes'elesiydi.
Bunun için oksijen fabrikası bitki yapraklarına ihtiyaç vardır. Ancak, yeryüzünün tüm canlılarının ihtiyacı olan oksijenin devamlı imalâtında iki önemli problem vardır:
a) Gerekli oksijen için lâzım olan yaprak tüm yeryüzünü işgal edecek kadar çok miktarı temsil etmektedir. Bunun çaresi çam dikenleri ile telâfi edilmiştir. Zira, bir çam ağacı yüzlerce yapraklı ağacın bedelince oksijen yapar. (Bir çam dikeni bir büyük yaprak kadar oksijen yapar.) Böylece oksijen fabrikaları olan deve ağaçların yeryüzünü işgal etmesi önlenmiştir. Üstelik çam ağaçları yaz kış oksijen yapmaktadır. Bu fabrikalardan çıkan oksijen, arzın her yöresine dağılacak şekilde kutuplara yakın monte edilmiştir. Oksijen fabrikalarının büyük kısmının kutuplara yakın bölgede toplanmış olması imalâtı âdeta rüzgârların önüne sermiştir.
Arzın dağ, tepe, ova ve boğazları öyle ayarlanmıştır ki; her nefesimiz, her yaktığımız ocaktan çıkan duman yerine yeni ve taze oksijen ayağımıza gelmektedir.
b) Oksijen imalâtının ihtiyacımız üstüne çıkması tehlikesi: Bu mes'ele ise daha karışık bir kompitür sisteme ihtiyaç gösterir. Çam ormanlarındaki oksijen imalâtı sisle artar. Karın fazla yağışında azalır. Genelde oksijen imalâtında, ilâhi kompitür bu sistemi henüz tam olara bilmediğimiz bazı sistemlerle dengelemektedir. Şimdi bunlardan bazılarını inceleyeceğiz.
C) İKLİMLER VE OZON PERDESİNDEKİ HÂRİKA DENGE:
Yirmi yıldan bu yana atmosferin takriben
Halbuki ozon tabakası zaman zaman kalınlaşıp inceleşerek hem iklimi kontrol eder, hem de bu sayede arzdaki oksijen yapımını kompitürize eder. Ozon tabakası kutuplarda kalınlaşınca şiddetli kar, oksijen yapımını azaltır. İncelince kar azalır çam ormanları şiddetli oksijen yapar.
Ozon, atmosferde çok kolay teşekkül edebilen bir maddedir. Her şimşek çakışında milyarlarca ozon teşekkül eder, eğer ihtiyaç varsa bunlar ozon tabakasına yükselir göreve girer. Yoksa atmosferin alt yüzlerinde dağılır, tekrar oksijene dönüşür.
Ozon tabakasının güneşin sert ışınlarını, yâni yüksek enerjili ışınlarını nasıl olup da süzdüğü ise aklı başında fizik âlimlerini hayret ve hayranlığa düşürmektedir.
Fiziğin ışınlar bölümü demek olan radyasyon fiziğinden biliyoruz ki, ışınları süzen perdeler; az enerjili olanını süzer, çok enerjili olanını geçirir. Meselâ bir kâğıt hafif ışını engeller. Bir karton daha kuvvetli ışını engeller. Işınlar için en büyük perde kurşundur. Bu dahi ışınları şiddetlerine göre süzer. ince bir kurşun ışını engeller. İnce bir kurşun daha hafif perdeleme yapar. Sert gama ışınları dışında tüm ışınları tutar. Kalın kurşun en sert ışınları bile perdeler. Ancak hiçbir madde yoktur ki; hafif ışınları geçirsin de daha kuvvetlilerini tutsun. Bu beceri ancak ilâhi bir mûcize şeklinde ozonda müşahede edilmektedir. Eğer ozon, hafif ultraviyole ışınları tutsaydı, yeryüzünde oksijen yapılamaz, hayat dururdu. Kuvvetli ultraviyoleleri tutmasa hepimiz tavadaki balık gibi pişerdik.
Ateist bir beyin hücresinin bu ince mîmariye kulp takması ancak çıldırmakla mümkündür. Burada ilim adına çok çirkin bir ayıbı dile getirmek istiyorum. Niçin okul kitaplarında sayfalarca tümüyle yalan olan evrime yer verilir de ozon tabakasından hiç söz edilmez? Bu, ilim adına ciddi bir yüz karasıdır!
Evet canlılar enerji temini için ilk ihtiyacı olan oksijeni böyle temin ederler. Bitkiler ve hayvanlar net bir oksijen ihtiyacı gösterirler. Bazı mikroplar oksijeni direkt almaz, kimyasal işlemlerle gizli şekilde alırlar.
D) KARBONUN DEVRİ:
DNA yapımı için beslenmemizin karışık yönü başkadır, enerji için muhtaç olduğumuz karbon olayı başkadır.
Bitkiler, büyük ölçüde enerji tüketmez. Karbonu havadan temin eder; bunu hem yapımda, hem kendine gerekli büyüme enerjisinde kullanırlar.
Hayvanlar genelde bitkilerden karbon alır. Et yiyen hayvanların problemlerini DNA yapımı bölümünde inceleyeceğiz.
Mikroplar ise fevkalâde az enerji kullanır. Tüm beslenmeleri DNA yapımına, yâni üremeye yöneliktir. Onun için karbon mes'eleleri önemli değildir. Onlar için asıl mes'ele DNA'dır.
Böylece karbon, bitki-hayvan arasında bir voleybol oyunudur.
Canlılar için asıl mesele DNA'nın yenilenmesidir. Bu olay üreme, büyüme ve tamir için zorunludur. DNA'nın yenilenmesi için karbon, oksijen, hidrojen ve fosfora ihtiyaç vardır.
Üstelik bu maddeleri atomik halde alarak işlemek yeteneği pek az canlıda vardır. Çoğu kez canlılar, bu maddeleri, DNA terkibine yakın biçimde bir diğerinden alır. Bu konuda en becerili ve de canlı zincirine hizmette en masum canlı bitkilerdir. Bitkiler DNA molekül yapısına gerekli maddeleri, kökleri aracılığı ile topraktan ham madde olarak alır ve DNA'yı inşa eder. Bu yüzden bitkiler topraktan alacakları fosfor ve azota ciddi şekilde ihtiyaç duyarlar. (Gübrenin temel görevi.)
Bitkiler azotu topraktan iki yolla alır. Birincisi hayvan artıklarının azotunu ayıran mikropların faaliyeti sonucu açığa çıkan azot; ikincisi, hava azotunu işleyen mikropların imal ettiği azottur.
Şu halde hayat için ilk faaliyet merkezi, azot bakterileridir.
Bitkiler için zor bir kaynak fosfordur. Bu yüzden gübre ihtiyacı doğmuştur. DNA için zorunlu olan oksijen ve hidrojeni de bitkiler sudan alır. Bitkinin hidrojen konusunda çok önemli bir ihtiyacı hidrojendeki elektromanyetik potansiyeldir. Bunun mânâsı, iyonu bol su demektir. Ve temel kaynak gök gürültülü yağmurlardır. Tam DNA yapılacağı zaman bu ihtiyaç artar ki; bu devre bahardır. Bol yıldırımlı yağmur bitkinin imdadına yetişir. Unutmamalıyız ki bitkiler dışında hiçbir canlı tek tek molekülerden DNA yapamaz. Bu beceri yalnız bitkiye has bir özelliktir. DNA'nın glisan (kayan) hidrojeni için böyle elektromanyetik potansiyelli hidrojen, yâni yağmur hızır gibi imdada yetişir. Akarsular da, çarpa çarpa suyu iyonlaştırdığından, bitkiyi sulamada aynı şekilde faal hidrojen taşıyıcı rol oynar.
Bitkilerin kimyasal becerisi en üst düzeydedir. Çoğu kez kendi için hiç gerekli olmayan pek çok maddeyi tek moleküllerden imâl ederek hayatın hizmetine sunar. Bunu ilerde göreceğiz.
Mikroplara gelince, genelde DNA imâl edemezler (yâni tek moleküllerden canlı molekül yapamazlar.) Ancak DNA'nın üç maddesini; riboz şekeri nuklit yahut amino asidi bazlarından birleştirebilirler. Bunları genel olarak canlı artıklardan sağlarlar.
Ancak bazı mikroplar DNA yapımında tamamen beceriksizdirler. Bu yüzden hazır DNA'yı almak zorundadırlar. Böylece ancak canlı ise beslenebilen şer mikroplar çıkar ortaya. Bu tür mikroplar bitki ve hayvanlarda hastalık yaparlar.
Hatta bazı mikroplar her DNA'yı da alıp işleyemez. Ancak, hazır DNA helezonlarından işine geleni alıp işleyebilir ki; bu tarz ortam ancak canlının kanında ve özel dokularında vardır. (Beyin, karaciğer v.s.) Bu tür mikroplar ciddi hastalık nedenleridir. (Kuduz, AIDS v.s.)
Unutmamak gerekir ki milyonları aşan mikrop türleri içinde ancak 1000 kadar mikrop insan ve diğer canlılara musallattır. Bunların içinde 150 kadarı da özellikle insan DNA'sından beslenir.
Hayatın en vazgeçilmez çalışkan işçileri olan mikropların oynadığı rolü anlamak için onlara karşı bir imha savaşı açmayı denesek mahvoluruz. Çünkü mikroplar ölünce hayat kesinlikle durur. DNA'nın en önemli maddesi azot, kesinlikle eksi değere çevrilemez. Zira bu işi ancak mikroplar yapar.
Hayvanlar DNA'yı genellikle ana moleküllerden; yani şeker, protein, fosfor üçlüsünden işleyebilir. Bu nedenle bitki ya da diğer hayvanlarla beslenmek onlar için temel kuraldır.
Eğer hayvanlar DNA sentezini bitkiler gibi bilseler, tabiatta hiç kavga olmayacaktı. Çünkü onlar da topraktan beslenebilecekti. Ancak heyecan ve güzellikler de sergilenmeyecekti. Dünya tabiatındaki zengin tabloda hep hayvanların DNA bulma çabaları yatar. On milyona yakın canlı türünün büyük kısmını hayvanlar teşkil eder. Bunlar birbirine DNA devrederek, türden türe binbir güzelliğin temsilcisi olurlar. Onları hasta bir kafa ile vahşet aracı görmek, sonluluk ve değişim kavramlarının fark edilmemesinden gelir. Bu kavramları ilerdeki bölümlerde anlatacağım.
4. BİOMATEMATİK PROGRAMLAR
Canlıların birbirine besin desteği olması tamamen kompitürize bir dengeyi temsil etmektedir. Yeryüzünde yaşayan milyonlarca canlı türünden hiçbiri ne aşırı çoğalabilir, ne de yok olurlar. Son yıllarda yapılan araştırmalar, insanların hoyrat davranışı sonucu dengesi bozulan bazı canlılar dışında; tüm canlıların tabiattaki var olma oranlarını koruduklarını ortaya koymuştur.
Şimdi bazı örneklerle bu hârika matematik dengeyi açıklamak istiyorum:
1) Termit böcekleri genelde 1500-2000 yumurta yapar. Bunun 50-100 tanesi yumurtadan çıkabilen kadere sahiptir. Bu böceklerin binlerce türü vardır. Ve her birini öyle dengelemişlerdir ki, milyonlarca yıldır sayıları sabit kalmaktadır. Daha ilginci bir tür termit böceği 2 milyon yumurta yapar. Bunlardan ancak yine diğer termitler gibi, 50-100 tanesi yumurtadan çıkma fırsatı bulur. Zira bu yumurtalar böcekler için en lezzetli besindir. Eğer bu lezzet olayı olmasaydı yeryüzü yüz senede beş metrelik bir termit böceği tabakası ile dolardı.
Demek ki, ilâhi nazar, her türlü canlının dünya tabiatını zenginleştiren varlığını akıl almaz bir matematik programa bağlamıştır. Böylece ilâhi âhenk sürer gider. Aklın ve akılcı yorumun zerresini taşımayan evrimcilerin türlerin tasfiyesi postulatları tamamen yalandır. Daha 1988 yılı içinde milyonlarca yıl önce tasfiye olduğu iddia edilen molluskaların milyonlarca yıldan beri Atlantik Okyanusunda diğer türleri ile birlikte yaşadığı doğrulanmıştır.
Zaten, tesadüflerin kör girdabında, güçlünün varlığını koruduğu bir dünyada yaşasaydık; yeryüzünde bugün sırtlanlardan başka canlıya nasıl rastlardık?
Afrika'nın ormanında nazlı ceylan milyonlarca yıl varlığını nasıl sürdürür, sayısı nasıl sabit kalabilirdi?
2) Denizlerde bu biomatematik denge daha muhteşem seyredilir. Pasifik'te aynı bölgede yaşayan kör balık, elektrikli balık ve sonorik sisteme sahip bir tür balık yine milyonlarca yıl aynı sayı oranını korur durur. Haber alma açısından en şanssız kör balıkla, binlerce metreden düşmanını fark eden sonorik sistemli balık bir büyüğüne yem olma şansı açısından aynı kadere sahiptir.
Ve denizlerde milyonlarca canlı türü hep belli sayı kaderlerinde kalırlar. Hiçbirinin nesli küçük ya da âciz olduğu için tükenmez; yâni büyük balık küçük balğı yutar, fakat neslini tüketemez! Bu akıl almaz denge zorunlu olarak biomatematik kavramı getirmiştir. Yâni canlılar topluca bir matematik proğramı temsil ederler. Bu programın hazırlanıp uygulanabilmesi ötelerin ötesi bir evren bilinci mes'elesidir. Bu bilinç kavramını kabul etme zorunluğu ise tüm inançsızlıkları, tesadüf düşüncesini kökünden kahreder, yok eder.
3) Biomatematik programın önemli bir yanı canlıların kendini ve türlerini koruma bilinçleridir. İnsafsız ateistlerin içgüdü deyip geçdikleri; canlıların kendini korumu becerileri aslında evrendeki ilâhi bilincin matematik programına kayıtlı hârika hikmetlerdir.
Bunlardan birkaç örnek vererek hayatın şâheser gösterilerine «içgüdü» deyip geçen şaşkınların aklı ve ilmi nasıl inkâr ettiklerini göstermek istiyorum:
a) Önce bir korunma düzeninin hikâyesini anlatmak istiyorum. Çünkü son yıllarda savaşta tecrübe edilen kimyasal silâhlar, termitlerden alınmış, onlardan kopya edilmiştir. Karıncadan çok küçük olan termitlerin Amazonlar'da yaşayan bir cinsi savunmanın hârika örneğini vermektedir. Bu böceklerin genelde büyük düşmanları yumurtalarını yiyen karıncalardır. Bunlara karşı savaşçı termitler yuvanın ağzında bekler, karıncayı görünce 100 derecede etkili sıcak buhar haline getirdiği hidrokinonu fışkırtır. Çok etkin olan bu zehir, ancak mücadele halinde iki ayrı maddeyi karıştırıp, ikibinde bir saniyede fırlatılarak başarı sağlar. Eğer karınca çoksa, özel olarak hazırlıklı bir termit, karnında hazırladığı bir maddeye nitrür katarak biyolojik bir bomba yapar. El bombası gibi patlar ve tüm karıncaları kör eder. Elbet kendisi de yok olur. Bunu işiten bir evrimci, «Evrimde kendini koruma vardır. Cinsi koruma bilinç demektir. Sakın bu konuyu kitaplara geçirmeyin» demiştir. Halbuki bal arıları da bir canlıyı sokunca ölür. Neslini korumak için kendini feda eder.
Çünkü biomatematik programın büyük bilinci, hem arıyı hem termitleri böyle programlamıştır.
b) Bir tür Afrika arısının sürfeleri ancak canlı besin vasatında gelişebilmektedir. Bir başka deyimle, kurtçuklar her gün canlı besin almak zorundadırlar. Bu arı, neslini nasıl sürdürecek? Arı başka canlının karnına mı yumurtlayacak? Bunu başarsa bile yumurtadan çıkan yavrular o canlının korunma sisteminde hemen yok olmaktan nasıl kurtulacak?
Ne var ki, canlının biomatematik kompitür sistemi çareyi programlamıştır. Afrika arısı bir çekirgeyi yakalar, onu zehirle bayıltır. (Normalde arı tüm çekirgeyi öldürecek dozda zehire sahiptir) Ancak ona bayıltacak kadar zehir verir. Bu zehir Kurar zehirinin bir cinsidir ve çekirgeyi hareketsiz hale getirir. İki kanadı arasına yumurtlar. Arının yumurtadan çıkan sürfeleri on gün canlı çekirgeyle beslenir. Ve sonra uçar gider.
Ne dersiniz? Bu uzman arı kadar biyoloji bilen ateist bir evrimciye rastladınız mı? Bu olaya içgüdü derseniz, tüm çekirge ve arıları güldürmez misiniz?
c) Çoğumuzun akvaryumlarda tanıdığı Beta balığı havaya muhtaçtır. Yâni akciğerleri vardır. Tabiattaki normal yaşama bölgesi sığ sular ve delta ağızlarıdır...
Bu balık nasıl üreyecek? Yumurtalarını suya ve onun dibine bıraksa olmaz, kıyıya bıraksa hiç olmaz. Eğer o ateist bir biyolojist olsaydı yumurtayı suya bırakır ve yumurtadan çıkan yavrular nefes alamaz, boğulur ölürdü. Bakın o nasıl ürüyor:
Dişi balık suyun yüzeyine minik baloncuklardan oluşan bir köpük salar ve bu baloncukların içine yumurtalarını yerleştirir. Yumurta olgunşana dek onları bekler. Yeni beta balıkları yumurtadan çıkınca bu kez çok daha hareketli olan erkek betaya görevi terk eder. Erkek beta köpüklerin altında; canlanıp ilk havasını alarak suya dalan balıkların üç santim altında bekler. Çünkü onların havası bu mesafeye yetecek kadardır. Sonra aşağı inmek isteyeni ağzına doldurarak yüze çıkar, tekrar onları köpük saraylarına bırakır. Yavrular 10 günlük olup da dalmayı öğrenene kadar bu hârika babalık devam eder. Allah bu görevi niçin dişi betaya vermemiştir? Bir ruh hastası çıkıp da «İç güdüdür» demesin diye! Aksine biyomatematik programın nefis bir yazgısını sergilemek için görevi hırçın, kavgacı yırtıcı erkek betaya vermiştir. Cinslerin oranının korunması eğer bu biyomatematik bilinç kompitüründe ayarlanmasaydı erkek beta ağzında kımıldayan minik yavruları hemen yutacaktı.
A) CANLILARDA İLETİŞİM VE HABERLEŞME HADİSESİ:
Biyomatematik program âhenginin yürümesi için önemli bir mes'ele canlılarda haberleşme ve buna uyan etkilenme sistemidir. Bunun hârika örneklerini ikinci cihan savaşında, radar ve sonorik sistemlerin keşfinden sonra tanımak mümkün olmuştur.
Şimdi canlıların iletişim ve haberleşme sistemlerinden bir kaç örnek vereceğim:
1) Yarasalar: Yarasaların yalnız gece görebilmelerinin nedeni yıllarca anlaşılamamıştır. İkinci cihan savaşında radar bir ölçüde yarasalardan ilham alınarak keşf olununca; bu kez, bu elektronik kuşlar iyice incelemeye alındı. Yarasaların beyninde bir milimetrenin onda birinden küçük akıl almaz beceride bir radar ekranı vardır. Diğer yandan yarasanın beyninde bir milimetrenin onda biri kadar bir merkezden radar ışını salınır. Bu ışınlar çarptığı her eşyadan yansıyarak yarasanın mini radar ekranında ayrıntılarıyla tecessüm eder. Zifiri karanlıkta bir yarasa; kelebeği, diğer bir kuş cinsini ayrıntılarıyla ekranda seyrettiğinden hem rahat beslenir, hem düşmanlarından kaçabilir. Bir yana çarpma tehlikesi hiç yoktur. Zira radar ekranı uçma ve hareket merkeziyle otomatik bir refleks kompitürüne bağlıdır. Yarasalar uçarken bir yere çarpma telâşını hiç duymazlar. Işıkta, ya da gündüz, bu sistem iyi çalışamaz. Gün ışıkları radar yansımalarını bozar. Bu yüzden yarasalar gündüz rahat uçamazlar.
Evet, ne dersiniz? insan zekâsının henüz 40 yıl önce keşfettiği bu sistem «İçgüdü» mü, yoksa biyomatematik program bilinci sisteminin zarif bir halkası mı?
Sakın gaflete düşüp «ne fark eder» demeyin. İkincisi doğru olandır. Ve de ilâhi kompitür ve evren bilincinin varlığını kaçınılmaz şekilde ortaya koymaktadır.
2) Arıların Hikâyesi: Arıların hârika hayatları konusunda kitaplar yazılmıştır. Biz biomatematik açısından çok önemli gördüğümüz birkaç noktaya değinmek istiyoruz:
a) Arılar kovanda yerleşirken en ekonomik hacim olan altıgen prizmayı seçerler. Hatta sunî olarak yapılan kovanlarda arılar önce altıgen prizmadaki hataları tamir eder, sonra bal üretimine başlarlar. Buna karşılık kendi ihtiyaçlarının bin katı bal üretirler.
Böylesine tutumlu mekân seçen arı, acaba bu israfı neden yapmaktadır? Çünkü biomatematik program onları hayat zincirinde insanlara hizmet için programlamıştır. Bunu teyit eden bir neden, balın bileşiminin arının kendisi için değil, bizzat insanlar için gerekli olmasıdır. Çeşitli bitkisel ilâçlardan tutun da hiçbir besinde bulunamayan BT ve B14 vitaminine kadar akıl almaz bişelikler, hatta hormonlar balda mevcuttur.
b) Arılar kraliçe arının yönetiminde yaşantılarını sürdürürler. İşçi arılar, koruyucu asker arılar, tümüyle kraliçe tarafından yönetilir. Kraliçe arı, her birine özgü ultrasonik mesajlar göndererek arıların çalışma ve yuvaya dönme sürelerini tayin eder. Kilometrelerce uzakta mesajı alan arı şaşırmadan kendi yuvasına döner.
Bir mevsimlik ömür için kendini kovanın emniyeti uğruna feda eden askerlerden tutun da; üreme yasağı konan işçi arıların yorgunluk bilmez çabalarına kadar tüm faaliyetler ilâhi biomatematik düzenin hârika program şuuruna bağlanmıştır.
c) Arıların çok önemli bir sırrı da çiçeklerden aldıkları maddeleri özel bir kimyasal işlemden geçirerek bal şeklinde salmalarıdır. Daha önce de değindiğim gibi kimyasal madde yapımı bitkilere has bir beceridir. Hayvanlar arasında yalnız arıya özgü kimyasal madde üretim fabrikasyonunda yine biomatematiğin sınırsız bilinç hikmeti seyredilir.
B) MİKROPLARIN SONU GELMEZ HÂRİKA HİZMETLERİ:
Hayat zincirinde en önemli biomatematik görevi mikroplar görmektedir. Hayvanlar, var olabilmek için, bitkilere ne ölçüde muhtaçsa; bitkiler de, mikroplara o denli muhtaçdır. Mikropların becerileri de tıpkı bitkiler gibi molekül bağlama, molekül çözme işlemleri tarzındadır. Mikroplar tıpkı bitkiler gibi kimyasal birçok maddeler imal ederler. Ne var ki, basit molekülden DNA imal edemezler. Bu yüzden diğer canlılara muhtaçtırlar.
Mikropların becerilerinin bir kısmı genel hayat zincirine, bir kısmı ise insan hayatına yöneliktir. Bunlardan bazılarını tanıtmak istiyorum:
a) Bir tür mikrop, kükürt ve antimön işleyerek kıymetli madenleri saflaştırır. Meselâ yüzde yüz saf altın özellikle radyoaktif çalışmalarda çok önemli bir madendir. Ne var ki, onu mutlak anlamda saflaştırmak çok güçtür. Bu görev mikroplar tarafından gerçekleştirilebilmektedir.
b) Mikroplar radyoaktif maddeleri tanıyabilmektedirler. Bir atomun izotupu olan eşdeğer benzeri radyoaktif ise bunun farkını kimyasal analizle bilemeyiz, yâni bir maddenin radyoaktif ve radyoaktif olmayan cinsleri aynı özellikte olduğundan, birbirinden ayrılamaz. Halbuki mikropların en basidi diye tanıtılan bir cins koli bakterisi, radyoaktif bir azotu tanımakta ve yeni kuşaklarının DNA'sına koymamaktadır.
Buna benzer bir mikrop becerisi de, amino asidinin sağ ve sol figürlerini tanımasıdır.
Bir et radyasyona (meselâ, kobalt ışınlanmasına) tabi tutulursa terkibi bozulmaz. Ancak aminoasitleri üç boyutlu bir mekânda yön değiştirir. Mikrop bu eti yemediğinden bozulmaz. Ne var ki, bu etin aminoasitierini sizin hücrenizin ribozomları da alıp DNA yapmaz. Bu yüzden mikroplar, yiyecek maddelerinin bir anlamda bize yarar değerlerini de bildirir. Bir besin ne kadar kıymetli ise o kadar çabuk bozulur. Zira mikroplar onu tanır ve hemen o ortamda ürerler. Bugün genetik mühendisliği laboratuvarlarında mikroplar birçok DNA zincirinin tanınmasından rehber olarak kullanılmaktadır. Kimyasal analizlerin yetişemediği noktalara mikroplardan gözlemci getirme ilerde daha önemli konulara yansıyacaktır.
c) Mikrop türlerinin dengelenme faaliyeti de tıpkı büyük canlıların arasındaki dengeye benzer. Ancak, çok istisnaî haller dışında mikrop, mikropla beslenmez; onların üremesini durdurur. Bu biomatematik denge milyonlarca yıldır mikrop türlerinin de belli oranda kalmasını sağlamıştır.
Bu faaliyetin çok önemli bir yanı insana yöneliktir. Özellikle mantar türü mikroplar toprağa düşen hasta bir insan bedenindeki hastalık mikroplarını âniden yok eder. Bu beceri «Streptomycin» dediğimiz ilâcın keşfine yol açmıştır. Zaten antibiotik, hastalık yapan mikroplara karşı bir anlamda mikrop kullanmak demektir. Mikropların diğer mikropları öldürücü faaliyetleri akıl almaz kimyasal bir beceridir. Hastalık yapan mikropların hangi türünün hangi tür zehirle etkisiz hale getirileceği biomatematik bilincin hârika bir örneğidir. Ve biz bu sayede ayrı ayrı türde mikropla, hastalık yapan mikroplara karşı ayrı tür zehirler (antibiotik) hazırlayarak tedavi alanına alıyoruz.
Hele kanserde kullanılan bir tarz antibiotiğin (Adriamycine) etki mekanizması akıllara durgunluk vermektedir. Bu antibiotik DNA'yı bozan, onu yıkan bir karaktere sahiptir. Bir mikrobun hazırladığı bu zehir, molekül terkibinde bir tarz kırmızı ışın yaymakta karakterizedir. Ve bu ışın DNA'nın ünlü kayan hidrojeninin raksını etkilemekte, onu şaşırtarak DNA molekülünü kopartmaktadır. Yâni bu mikrop âdeta lazer tabancası benzeri bir tarz ışın tabancası taşımaktadır. Mantar türü mikrobun bildiği bu mekanizmayı, değil bulup yapmak, hayal etmek bile insan zekâsından daha üst düzeyde bir olaydır. Ancak biomatematik bilincin hârika bir örneğidir.
d) İnsana hizmet işlemleri: Mikropların en ilginç faaliyeti insanlara hizmet görevidir. Bu hizmetten üç önemli örnek vereceğim:
1)Peynir, ekmek, yoğurt, sirke, şarap gibi maddeler bilindiği gibi mikroplar aracılığı ile yapılır. Bunlardan en ilginci yoğurttur. Süte düşen yoğurt bakterileri önce sütteki kıymetli besinleri kendi üremeleri için parçalamaya başlar. Ancak çok kısa süre sonra ATP dediğimiz bir enzimi, daha bunun yanında insan için birçok hayati enzimleri üretirler ki, bu maddeler yoğurt bakterisi için zehirdir. Nitekim bir süre sonra yoğurt teşekkül eder. Fakat yoğurt bakterilerinin üremesi durur. Daha ilginci sütün vitaminlerini aynen korur. O moleküllere ilişmezler. Kendileri için gerekli AC foliği bile kendilerine yeter miktarda imâl ederler. Yoğurt bakterilerinin insana duyduğu saygıyı biz kendimize duyabilsek dünya cennet gibi huzur ve sevgi bahçesi olurdu.
2)İnsan bağırsağındaki mikropların enzim ve vitamin üretmesi: Dışkı bir mikrop kolleksiyonudur. Her biri canavar olan birçok tür bakteri yarış halinde insana hizmet eder. Bunlar öyle dengelenmiştir ki, ne bir tanesi kana ya da dokuya geçer, ne de bir cinsi üreyip diğer cinsleri yok eder. Biz yanlış beslenme ve çeşitli yanlışlıklarla bu dengeyi bozmadıkça bu milyarlarca canavar bize hizmet eder. En kıymetli maddeleri hazırlar. Burada da çok hassas bir biomatematik denge vardır.
3)Mikropların insanlara çok ilginç bir hizmet tarzı, bizi daha tehlikeli mikroplara karşı basit hastalıklarla hazır tutma faaliyetleridir.
Antibiotiklerin keşfinden sonra kanserdeki tırmanma, tüberküloz aşısı yaptırmayanlarda «Lösemi» denilen kan kanserinin çok görülmesi bu gerçeği ortaya koymuştur.
Birçok bakteriler, hatta virüsler bize musallat olunca ciddi bir hastalık meydana getirmezler. Ancak bağışıklık sistemimizi uyararak bizi daha güçlü mikroplara karşı uyarılmış tutarlar.
Birçok ilim adamı bilinçsizce kullanılan antibiotikler,in, nezle gibi çok basit hastalıklardan kaçınmanın gelecekte bedelini ağır ödeyeceğimizi ileri sürmektedir. İleri yıllarda birçok virüs hastalıklarının tehlikeli bir tırmanışa geçmesinden ciddi olarak endişe duyulmaktadır.
Evet, antibiotikler birçok hastalıklardan, özellikle de tüberkülozdan insanlığı rahata çıkarmışlardır. Fakat yeni mirasçı kanser, tüm bu hastalıkları şamdanla aratmaktadır.
4) Biomatematiğin hârika bir örneği de bitkilerin insana hizmet sırrıdır.
Bitkiler hayat zincirinde birçok görevle yükümlüdür:
a) Oksijen yapımı,
b) Besin maddeleri yapımı,
c) Özel kimyasal maddeler yapımı,
d) Özellikle DNA'nın ve ana maddelerinin yapımı,
Daha önemli olanı ise, insanlara has çeşitli kimyasal maddeler üretimi.
e) İlâç yapımı:
Biomatematik program; insanlara has hastalıkların tümünde ilaçları bitkilere yaptırmaktadır. Bunları ana başlıklar halinde şöyle özetleyebiliriz:
1) Kalp ilâçları,
2) Tansiyon ilâçları,
3) Ağrı ilâçlârı,
4) Bitkisel sinir sistemi ilâçları,
5) Vitaminlerin tümü ve onları aktifleştiren birçok ana maddeler,
6) Güç verici, iştah açısı etkenlerin hepsi,
7) Mide, bulantı, öksürük ilâçlarının tümü
8) Yara iyileştiren ilâçlar,
9) Mikrop öldüren ilâçlar (kinin v.s.)
10) İshal ve kabızlık ilâçları,
11) Ameliyathanede kullanılan ilâçlar (Kurar v.s.) Ve bilinen, bilinmeyen daha birçokları.
Bitkilerin imâl ettiği tüm bu ilâçların hiçbiri kendisine en ufak bir faide sağlamaz.
Evet, biomatematik kompüter, dünyamızda böyle bedava bir eczane açmıştır da, birtakım beyinsizler tesadüf inançsızlığının girdabında kendi iyileşmez şaşkınlığı içinde debelenip gitmektedirler.
Daha yakın zamanlarda akılları çıldırtan, insanları ahmak yerine koyan bir ateist çıkıp da, «Bu ilâçları bitkiler kendini korumak için imal ediyor, çoğu zehirlidir»demez mi?
Demek ki, nane ve maydonuzu yiyen canlı, belki :ilerde zehirlenirim diye bu bitkiye bir daha dokunmayacak! Yazıklar olsun buna ilim diyenlere.
Zavallı ateist bilmez mi ki, tüm hayvanlar zehirli b,itkilere karşı biomatematik bilincin sırrıyla korunmuştur, hiçbirini yemez?
Ateistlerden çok daha akıllı olan koyunlar bile zehirli bitki yemez.
Ne kurar'ı ve haşhaşı, ne ökse otunu yiyen canlı yoktur. Kaldı ki, bitkilerde korunma ihtiyacı yoktur. Çünkü bitkiler biomatematik programda karbonhidrat deposudur. Yenmeleri büyük hayat zincirinin vazgeçilmez bir yas;asıdır. İlâhi program istese onlara da akıl almaz korunma sistemleri verirdi.
f) Bitkilerin yine insanlara yönelik bir üretimi de teknolojik ürünlerdir. Bunların en ilginç temsilcileri kauçuk ve balsamlardır. Bu maddeler de yapımı zor ve de bitkiye hiç yaramayan ürünlerdir.
g) Bitkilerin insanlara dönük özel bir hizmetleri de psikolojik hizmetlerdir. Binbir çiçeğin tarifsiz güzelliği ve kokusu insanların yalın dünyasına ilik meltemler gibi yetişir.
Ya lezzetler! Hiç fark ettiniz mi? Tarçından karabibere, safrandan naneye kadar yiyeceklerimize zarif lezzetler sunan bir hizmetin inkârı mümkün müdür?
Reyhan bitkisini tanır misiniz? Onun kokusu stresin en iyi ilâcıdır.
Çay ve kahve ile keyiflenmemiz de caba...
h) Şimdi de size bitkilerin insana dönük olarak sunduğu vitamin hizmetlerinden bahsedeceğim:
İnsanların yapamadığı vitaminler tümüyle bitkilerden insanlara yansır. Size iki önemli örnek vererek bu hizmetin ne denli hârika bir program sırrı olduğunu tanıtacağım.
1) Elmanın Hikâyesi: Elma, rengiyle bize bir mesaj verir. «Kansızsanız beni yiyin yanaklarınız benim gibi olsun» der.
Terkibine bir bakınız. Önce bol C vitamini ve iki değerli demir taşımaktadır. Her iki madde kan yapımında çok önemlidir. Ne var ki, iki madde de çabucak redukte olur, yani bozulur. Bunların bozulmaması için elma, bol miktarda elma asidi taşır. Asitler C vitamini ve iki değerli demiri korumaktadır. Bu kez de terkip mide için tahriş edici hal almıştır. Biomatematik kompitür bunu telâfi için elmaya karbonat iyonları eklemiştir. Böylece hârika bir terkib ilâhi lûtuf olarak biomatematik kompitüre yansıyıvermiştir. 19.asır ateistleri, «meyvalar kendilerini yetiştirmemiz için şekerli besin verir» demişlerdi. Peki elma bu zarif terkibi vermese biz onu yetiştiremiyecek mi idik? On bin yıldır elmayı insanlar iki değerli ya da C vitamini için mi yetiştiriyorlar?
Şimdi daha ilginç bir tesbiti dile getirmek istiyorum. Elmadaki C vitamini, iki değerli demir insanın günlük ihtiyacı miktarındadır. Bunu biomatematik program bilinci dışında izah mümkün müdür?
Fakat ateistlere siz ilâhî evren bilincinden bahsetmeyin de «her elma ağacının dibinde bir biyolog yatar» deyin, razıdırlar.
2) Zeytin: Zeytin hiçbir besin kaynağında bulunmayan E vitamini taşımaktadır. Üstelik bu vitamine yalnız insanlar muhtaçtır. Zeytin bitkisi kendini insanlara saklamak için acı asitlerle meyvesini, kuş dahil, tüm canlılardan korur. Tıpkı elmanın kırmızı rengiyle kansızlara verdiği mesaj gibi, zeytin de kaba dış yapısıyla iç salgı bezlerine benzer ki; E vitamini genelde bu bezlerin ihtiyaç maddesidir.
Meyvelerde, kesilince esmerleşen her meyve, demiri haber vermektedir. Elma, en çok ve çabuk esmerleşmekle demirinin çok olduğunu bildirmektedir. Meyvenin yapısında küçük lojlar varsa içinde çabuk bozulan bir vitamini haber vermektedir. (Narenciyede C vitamini). Ayrıca kat kat zar içinde saklanma da aynı mesajı verir. (Soğanda olduğu gibi).
Meyvelerin ekşimesi ve acıması vitaminin bozulduğunu haber vermektedir.
Haşhaş bitkisi ilâçların kralı olduğunu bildirmek için başında taç taşımaktadır. (Ünlü Fransız farmakoloğunun tanımıdır.)
Aslında tüm bitkilerin gizli lisanlarıyla verdiği pek çok mesajı ancak yeni yeni anlıyoruz.
C) BİOMATEMATİK SİSTEMİN SAVUNMA PROGRAMLARI:
Kanser konusunda son yirmi yıldır yapılan araştırmalar, savunma sistemimizdeki hârika hikmetleri tesbit ederek noktalandı. Vücudun mikroplu hastalıklara karşı savunması, çok kaba hatlarıyla biliniyordu. Fakat ateist ilim adamları bu gerçekleri ciddiye almıyor, ders kitapları hazırlayan ilim adamları; ateşin, hastalıklarda çok önemli bir savunma mekanizması olduğunu yazmıyordu. Bu yüzden hekimlere vahim hatalar işletiyorlardı. Nihayet kanser araştırmaları sonucunda bağışıklık sistemi ayrıntılarıyla tanındı; modern tıp bu hârika sisteme saygılı ve şuurlu düzeye geldi.
Önce ateşli bir hastalığın hikâyesini anlatmak istiyorum:
Genellikle mikroplar vücudun dışa açık kapılarından girerler. Bunlar arasında şüphesiz ağız en önemli giriş kapısıdır. Ağızdan giren mikrop önce tükrükteki lokositler tarafından imha edilir. Eğer mikrop öldürülememişse bunun üç sebebi olabilir;
a) Alınan mikrop çoktur veya o sırada, ağzımızda pislik ya da çeşitli içkiler nedeniyle lokosit azalmıştır; mikropları karşılayamaz.
b) Mikrop, verem mikrobu gibi özel bir mikroptur. Lokositlerin savaş gücünü aşar.
c) Ya da mikrop daha derine, boğaza ya da soluk yoluyla akciğere kaçmıştır.
Böyle durumlarda, bademciklerde ve çevrede bekleyen üstün savaşçı lenfositler devreye girer ve mikrop etkisiz hale getirilir. Eğer bu sistemde bir arıza varsa (örneğin üşütülmüşse) bu kez vücud toptan alarma geçer ve ateş yükselir.
Günlük hayatımızda bu macerayı yaşar dururuz. Bademciklerin şişmesi genelde lenf sisteminin zaafa uğraması, üşütme ile yakından ilgilidir. Eğer şiddetli bir üşütme meydana gelirse, lenf bezlerini bağlayan lenf damarlarında büzüşme olur. O bölgeye yeterince savaşçı lenfosit ulaşamaz. Mikroplar ortalama saatte 17 milyon üreyerek ciddi tehlike yaratırlar. Bu durumda, kandaki mikrop öldürücü maddeler devreye girmelidir. Kanda mevcut bu maddeler normal vücut ısısında etkisizdir. Bunun nedeni: Bu zehirlerin normal zamanlarda organları rahatsız etmemesini sağlamaktır. Tehlike söz konusu olunca 38-40 derecede bu zehirler aktif hale gelir. İşte ateşin yükselmesinin temel nedeni budur. İlâhî bilincin vücut biomatematiğine verdiği kompitürize proğram otomatik işler. Bu sırada vücud çok ilginç bir girişimde bulunur. Hücre arası suyu atar. Bunun sebebi de mikropların üremek için muhtaç olduğu suya ambargo koymaktır. Nitekim ateş çıkacağı zaman işeme artarak vücut sıvısı azaltılır.
Bu vesile ile okuyucularıma çok önemli bir noktayı açıklamak istiyorum. Günümüzde bilhassa çocuklar için ciddi bir mes'ele olan bademcik iltihabı olayında nasıl davranılmalıdır?
Burada dikkat edilecek hususlar şunlardır:
1) Ateşin çıkmaması halinde kesinlikle hiçbir ilâç verilmemelidir.
2) Ateş yükselmişse kesinlikle aspirin ve benzeri ilâçlarla ateş düşürülmemeli, gerekiyorsa hekim tavsiyesiyle antibiotik alınmalıdır. Günümüzde çok yaygın olan Beta streptokoklar bademciklerden kana geçinceye ya da bademcikleri zorlayınca ateş çıkar. Bu durumda bakterilerin; kalp zarı, eklem yüzleri ve böbreklerde yerleşme tehlikesi söz konusudur. Özellikle antibiotik almadan ateş düşünce kanın etkili koruyucu maddeleri mikropları öldürmez. Böylece tehlikeye âdeta çanak tutarız.
Alınacak antibiotiğin hekiminiz seçmelidir. Bademcik iltihabının durumu ve çocuğu bünyesine göre antibiotik hekim tarafından seçilmezse birçok sakıncalar ortaya çıkar.
3) Kronik bademcik iltihabı çekenlere koruyucu antibiotik depolaması yapmanın faydasızlığı anlaşılmış ve terk edilmiştir.
Önemli olan kronik bademcik iltihabı olan çocukların ateşlerini zamanında fark etmektir.
Bademciklerin ameliyatı mes'elesine gelince: Uzun süren iltihaplanma nedeniyle görev yapma niteliğini kaybeden bademciklerin alınması doğaldır. Ancak bu kararı çocuk hastalıkları hekimi ve KBB uzmanının birlikte vermesi gerekir. Zira görev yapma kabiliyetini kaybetmemiş bir kademciği almak, sınırda en önemli karakolu kaldırma anlamına gelmektedir.
Mikroplarda vücud savunma sistemi arasındaki akıl almaz stratejiye ilginç bir kaç örnek daha vermek isterim;
a) Verem: Verem mikrobunun zarında mum yapısına benzer koruyucu bir madde vardır. Vücudun zehirleri, savaşçı askerleri bu yüzden verem mikrobunu öldüremez. Bu yüzden verem mikrobu vücuda girince, vücud, verem mikrobunu yutacak çapta bir dev hücre yapar (Langhans hücresi). Bu hücre, verem mikrobunu yutar; ancak, hazmedemez. Çünkü zarındaki mum benzeri madde bunu engeller. Bu kez vücud kendi hücresiyle birlikte verem mikrobu çevresine kireçten kat kat mezar örer. Nitekim verem mikrobu alıp da veremi atlatanların ciğerlerinde bu mezarlar röntgende kireçlenmiş noktalar halinde görülür. Bu savunmayı yapamayanlar ise vereme yakalanır.
b) Virüslerle savaşta deri altında sürdürülen savaş tekniği: Virüslerle, lenfositler ve kandaki bağışıklık zehirleri savaşır. Ancak bazı virüsler bu barajı yıkar. Bu kez deri altının gizli savunma sistemindeki mastiosit ve plazosiz hücreleri müthiş bir taktikle savaşa girer. Kızamık ve çiçekteki döküntüler bu savaşın imha noktalarıdır.
c) Dönen Humma - F. Rekurrens: Dönen humma mikrobu kanda dolaşan bir mikroptur. Vücut ilk karşılaştığı bu mikroba karşı önce seferberlik anlamına gelen ateşi yükseltir. Bu sırada mikrobu öldüren zehirleri hazırlar ve kana salar. Mikropların büyük kısmı ölür ve ateş düşer. Kaçıp kuytu bir doku aralığına sığınan mikroplar zarlarında bir değişiklik yaparak vücudun yaptığı antikorlardan etkilenmez hale gelir. Yeni ürettikleri nesiller de, bu yeni yapıyı temsil ettiği için, yeniden kana yayılır. Böylece yeni bir ateş krizi doğar. Vücut yeniden kana yayılır. Böylece yeni bir ateş krizi doğar. Vücut yeniden değişik antikor yaparak bu değişik kuşağı da öldürür. Yine kaçıp kurtulan mikroplar, bambaşka bir zar yapısıyla ortaya çıkar. Bu karşılıklı kimyasal savaş haftalarca sürer.
d) Son yılların kâbusu AIDS'de buna benzer durum çok ilginçtir. AIDS virüsü, üremeden yıllarca canlı ortamda yaşayabilir. Üremesi için gerekli besin ancak iki hücrede vardır. Bunlardan biri meni hücresi, ikincisi savunma hücresi olan lenfositler. Lenfosit gibi, mikroba göre tehlikeli bir canavar olan hücreden besin almak AIDS virüsü için hayaldir. Ancak meni hücresinden kendine gerekli besini rahatça alabilir. Meni hücreleri, döküldüğü kadın organından tekrar geriye aktığı için virüsün burada tırnak tutması zordur. Fakat anormal ilişki ile rektuma dökülen meni hücreleri orada kalacağından AIDS virüsleri hemen üremeye geçer. Bu üreme öyle hızlı ve çok sayıda olur ki, o bölgeye gelen lenfositlere bile rahatça saldırırlar. Bu kez lenfositler içerisinde üreyerek tüm vücuda yayılırlar. Normal bir insanın AIDS'e yakalanması imkânsızdır. Nadir de olsa kan yoluyla intikallerde de, sayı çokluğu ve lenfositlere saldırma azgınlıkları rol oynamaktadır. Yine de sağlıklı lenfositlerin elinden bu virüsün kurtulması çok zordur. Bu yüzden AIDS, sefih hayat yaşayarak bağışıklık sistemini yıkanların barınağı olmaktadır.
Kuduz virüsü bile lenfositler tarafından kolayca öldürülür. Ne var ki, biomatematik bilinç, kuduz virüslerine birşey öğretmektedir:
«En kısa yoldan beyine gidin, çünkü orada lenfosit yoktur.»
Beyin sıvısında lenfosit olmasına karşılık, beyin dokusunda çok hassas elektronik olaylar geçtiğinden lenfositler bu bölgelerde dolaşamaz ve bu biyolojik sırrı kuduz virüsü bilmektedir.
Şimdi çok daha ilginç bir savunma örneğine geçiyorum:
Kansere karşı vücut nasıl korunuyor? Vücutta çeşitli citabiolojik nedenlerle bir kanser hücresi doğabilir. Özellikle hücre bölünmeleri sırasında çeşitli etkilerin olumsuz baskıları sonucu bu tarz anarşik bir hücre meydana gelebilir. Bu hücreleri kim ve nasıl kontrol edecek? On yıl önce bu sorunun cevabı tesbit edildi: Kanserli bir hücreyi lenfosit dediğimiz kanın savaşçı hücreleri öldürürken resmi çekildi. Bundan sonra da lenfositlerin kanser hücresini nasıl izlediği, nasıl tesbit ettiği araştırıldı. Otuz yıldan bu yana organ nakilleri başladığı zaman, nakledilen organın geldiği vücutta hoş karşılanmadığı ve lenfositler tarafından tahrip edilip, yok edildiği biliniyordu. Hatta bu yüzden organ nakilleri sırasında lenfositlerin faaliyetleri asgari düzeye indiriliyordu.
Lenfositlerin yabancı hücreyi tanıma olayı nasıl cereyan etmektedir? Lenfositler kemik iliğinde yapıldıktan sonra bunlardan bir kısmı kanda genel hizmetler cetveline girer. Bir kısmı ise timus dediğimiz salgı bezine giderek 10 gün tahmin edilen bir süre içinde eğitilir. Bu eğitim, vücudun normal hücrelerinin zarlarındaki farklı biolojik şifre kodlarını öğrenme faaliyetidir.
Bu eğitimden geçen vücudun en savaşçı hücrelerine insan biolojisinin en tehlikeli silâhı verilecektir. Bu lenfositlere özel bir isim verilir (T Lenfositler). Ve taşıdığı silâh hücre öldüren DNA-AZ'lardır. Bu zehirler lenfositlerin zarına monte edilir ve fazla miktarda monte edilerek yanlışlıklara yol açmamak için zehirler az miktarda yerleştirilir.
Ayrı bir tip lenfositler (B Lenfositler) de yedek silâh taşıyıcılardır. Bunlar savaş yeteneğine sahip değildir; T Lenfositleri izler, onlara bu tehlikeli silâhı gerektikçe verirler.
«T Lenfositler» tüm vücudu sabahtan akşama kadar dolaşırlar. Aşağı yukarı bir hücre önünden günde on kez geçerler. Hücre zarında en ufak bir şüpheli kod şifresi görülürse hemen parola soran asker gibi bu biolojik kodu kontrol eder, normalleri tutmuyorsa hemen o hücreye değiverir. Bu bordolama kanserli hücrenin ölümü için kâfidir. Tabii bu arada kanser hücresiyle birlikte herhangi bir mikrop ya da ters yapıdan nakledilmiş bir organ hapı yuttu demektir.
İşte biz, her doğan yeni hücresi aralıksız kontrol edilen ilâhi biomatematik sistemin böyle bir garantisinde farkına varmadan hayatımızı sürdürürüz.
Peki nasıl kanser oluyoruz?
Eğer bu kontrol aksarsa, meydana gelen kanser hücresi kısa zamanda ürer ve sayısı 7 milyarı bulan minik bir kanserli doku doğar. Bu kez, vahşi doku lenfositleri öldüren salgı salmaya başlar. Gerçi lenfositler bu dokunun etrafını sarar ve büyümesini engeller. Ancak, dokuya sokularak kanser hücrelerini tümden öldüremez. Nitekim kanserli doku etrafında daima lenf birliklerinden kurulu çeşitli barajlar vardır. Bu bariyeri yanlış bir cerrahi müdahale ile yıkarsanız kanser tüm vücuda yayılır. Eskiden bu hata biopsiler sısarında pek sık yapılırdı. Modern kanser cerrahisinde ise müdahale şimdi lenfosit ve lenf merkezlerinin iz sürücü önderliğinde yapılmaktadır. Kanser cerrahisinde artık kanserli bir doku çıkarılırken, lenf merkezlerinin en uzak noktalarda verdiği «tehlike var» işareti çizgisinde geniş ve derin biçimde bir yol izlemektedir.
Biomatematik program bilinci ilâhi ilmin sonsuz sırlarını hayatın her noktasında kaderleştirmiştir.
Bu kavranması güç ilâhi hikmeti, şimdi başka bir dünyada; cansızların fiziğinde seyredeceğiz.



