Aralık 25, 2006

Haluk Nurbaki | Gözlemler ve Yorumlar

Gerçeğe yaklaşmanın temel şartı; gözlemleri, ondan gelişen bilgileri yorumlayabilmektir. Eğer bir gözlem doğru yorumlanamıyorsa ondan yansıyan bilgi bir hiçtir. Çevremizdeki olaylar bütün varlıkların gözü önünde cereyan etmektedir. Kendi çapında da olsa böceklerin de gözü önünde binbir fizik ve biyolojik olay sürer gider. Ama onlar yorum sanatından yoksun oldukları için bir türlü gerçeği göremezler, bulamazlar. İnsanı tüm canlılardan hatta tüm varlıklardan ayıran temel özelliği, yorum becerisi; daha doğrusu yorum sanatıdır. İşte bu birinci bölümde çevremizdeki olayları birlikte yorumlamaya çalışacağız.

1. ÇEVREMİZDEKİ DÜNYA

Bilim, yüzyıllar boyu parça parça geliştiği için, çevremizi yıllar boyu asıl gerçekleri ile bir türlü tanıtamadı. Bu yüzden çelişkili fikir cereyanları, bunlardan kaynaklanan kavgalar yeryüzünü perişan ve insanları mutsuz kıldı.

Yeryüzünde çevremiz ve bizim açımızdan en önemli konu canlılıktır. İnsan da bir canlıdır.

Canlılık büyük çizgileriyle enerji işleme becerisidir. Yani canlıların temel niteliği kimsayal bir beceriyle enerji sağlayıp, bunu kullanabilmeleridir. Eski yıllarda canlılar için büyüme, hareket etme, üreme gibi nitelikler var sayılmışsa da, bu nitelikler canlılığın temel yanı değil, görüntüsüdür.

Çevremizdeki canlılık tablosunda temel ilke karbon ve oksijenin iyon alışverişinin düzenlenmesinden ibarettir. Cansız tabiatta karbon artı değerlidir. Canlı yapıda ise karbon eksi değerlidir. Eksi değerli karbon, oksijenin elektronlarına büyük ilgi gösterir, onları ortak elektromanyetik sistemine bağlar ve bu sırada enerji sağlar. Kabaca kömürün yanmasına benzeyen bu özel iyon alışverişi canlının enerji kaynağıdır.

Şu halde, bir canlı temelde iki şeye muhtaçtır: Oksijen ve karbon.

Yine çevremize baktığımızda canlıları üç farklı sistem içinde görüyoruz.

Hayvanlar, bitkiler ve tek hücreyle temsil edilen mikroplar.

Bu üç tür canlının, hayat enerjisini işleyiş ve buluş şekilleri çok farklıdır.

Bitkiler, hem karbonu hem de oksijeni bedava alır. Yani enerji kaynağı olan bu iki maddeyi aramazlar. Ancak, hayat hikâyelerinde büyüme ve gelişmeler vardır. Hareket ihtiyaçları olmadığından çok az enerji tüketirler. Aldığı enerjiyi büyüme ve üremeye harcarlar.

Hayvanlar, oksijeni çevreden bedava alır. Buna karşılık karbonu arayıp bulmak zorundadırlar. Bu nedenle hareket etmek zorundadırlar. Dolayısıyla çok enerji tüketirler. Buna ilâveten bitkiler gibi büyüme ve gelişme ihtiyaçları da vardır.

Mikroplar da genelde karbon ve oksijeni çevreden bedava alırlar; büyüme nitelikleri yoktur. Bu yüzden enerjiye ihtiyaç duymazlar. Yalnız üreme amacıyla beslenirler. Bu temel ilkeler yanında, beslenme konusunda çok önemli bir farklı görüntü vardır. Canlılar beslenirken yalnız karbon amacını gütmezler. Çok değişik kimyasal maddelere muhtaçtırlar. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, eksi (-) değerle karbonun oksijenle birleşmesi için birçok ara kimya maddeleri gereklidir.

İkinci neden ise, canlıların kendilerini tekrar etme, yani üreme mes'eleleridir. Bu amaçla her canlı DNA denilen bir molekülü yapma becerisine sahiptir ki; bunun için de

fosfor, azot ve hidrojene muhtaçtır. Tabi, bu moleküllerde karbon ve oksijen de önemli bir çatı unsurudur.

Çok yönlü beslenme, daha çok büyüme ve üremeye yöneliktir. Bu da DNA molekülü imâl zorunluluğundan gelir. Elbette, canlılar kimyası çok karışık bir bilim dalıdır. Her geçen gün yeni ayrıntılar öğrenilmektedir. İleride bu konuya tekrardan döneceğiz.

Canlılığın temel ilkesinden enerji mes'eleleri açısından iki önemli gerçeği yakından tanıtmak istiyorum. Bunlardan birincisi canlıların, özellikle de bizim muhtaç olduğumuz enerjinin miktar açısından bağımlı olduğu arzın câzibe mes'elesidir. Çünkü hareket halindeki canlılar, dolayısıyla insan, yaşamak için aldığı enerjinin üçte ikisinden fazlasını arzın çekim kuvvetine karşı koymak için kullanır.

Enerji teminimizle ilgili ikinci mes'ele ise, havadan beleş aldığımız oksijen, ona bağlı olarak atmosferdeki gazların denge olaylarıdır.

Çevremizdeki bu iki gerçeği anlamadan uzaydaki yıldızlara yerde oturup hikâyeler uydurmak sadece masalcılık olur, ilim olamaz.

2. ATMOSFER VE ARZ CÂZİBESİNİN SIRLARI

İnsanoğlu binlerce yıl hayat kaynağı olan atmosferden habersiz yaşadı. Ve çok sonra çağımızda kendini saran bu esrarengiz ihtişamın ne büyük bir mûcize olduğunu anladı.

Bilindiği gibi arz küresinin çevresinde özellikle yirmi kilometre çapında bir gaz tabakası vardır. Biz bunu hava olarak tanırız. Ancak çevremiz daha seksen kilometreye varan gaz kuşaklarıyla devam eder. Onun tümüne atmosfer diyoruz. Ancak biz, atmosferin yirmi kilometrelik bölümünden çok, canlıların oksijen banyosu kısmını tanıtmaya çalışacağız.

Önce her düşünenin bir noktayı iyi öğrenmesi gerekir:

Acaba bir gezegen etrafında bir gaz tabakası nasıl toplanır? Ve çok daha önemlisi, nasıl sabit (değişmez) kalır?

Yakın yıllarda yapılan uzay çalışmaları, özellikle güneş sistemi içindeki gezegenlerde yapılan uydu çalışmaları göstermiştir ki, gezegenlerin çevresinde kesinlikle sabit bir gaz kitlesi yoktur. Tanıdığımız atmosfer yerine, toplanıp kaybolan düzensiz gazlar vardır. Bunun nedeni, gezegenlerin câzibesi ile gaz moleküllerinin sür'atleri arasındaki denge mes'elesidir.

Bir gezegenin yüzeyinde ortaya çıkan bir gaz molekülü ısıya tâbi olarak belli bir sür'atle harekete geçer. Gezegenin câzibesi bu molekülü şiddetle çekerse, yani gezegen çok büyükse, gaz gezegenin yüzeyi tarafından bir süre sonra emilir. Eğer gaz molekülleri çok sür'atli, gezegenin câzibesi zayıfsa molekül uzayın sonsuz mekânına uçup kaybolur. Genelde küçük ve çok sıcak gezegenlerde durum budur.

Peki bir gezegende bu gazlar nasıl sabit kalabilir? Bunun cevabı kaba fizik çizgileri içinde şöyle tanımlanabilir:

Gaz moleküllerinin uçuş hareketi ile gezegenin câzibesi birbirine eşit olmalıdır.

Ne var ki, uzay pratiğinde böyle bir eşitlik mümkün değildir. Zira gezegenin yüzeyini belli ısı dengesinde tutmak imkânı yoktur.

Peki öyleyse arzın atmosferi nasıl teşekkül etmiş ve sabit kalabilmiştir?

Arz atmosferindeki moleküllerin arz çekimine denk bir hareket dengesi kazanması için gerekli astro-fizik şartları madde madde inceleyelim:

a)Arz yüzeyi belli bir sıcaklıkta devamlı ve ılımlı ölçüler içinde kalmalıdır.

Bunu temin için:

1 -Arz güneşe belli uzaklıkta olmalıdır. Dolayısıyla arzın yüzeyindeki ısı çok önce bir kompütür matematiği ile düzenlenmelidir. Çünkü arzın güneşe karşı konumu, ayrıca onun sür'ati ve kütlesiyle (câzibesiyle) dengelidir.

Arzda atmosfer sabit olarak var olduğuna göre, bu matematik hesap yapılmış ve arz mekânına, yörüngesine yerleştirilmiştir.

2 -Arz küresinin bütününde ısı homojen olmalıdır. Bu amaçla küre yüzeyinde güneşe nisbetle yavaş bir dönme gerekmektedir. Bu sür'at ciddi bir matematik olayıdır. Ve matematikte en zor hesaplardan biri homojenite üzerine yapılan hesaplardır. Bu, arz için 24 saatlik bir peyk dönüşümünü temsil eder. Bu peyk dönüş sür'ati hızlanırsa atmosfer dağılır. Azalırsa homojenite bozulur. Zira arka yüzdeki atmosfer toprak tarafından emilir.

Nitekim bu dengenin bir parçası olarak toprak sabahın ilk saatlerinde güneş ışınlarını emerek yavaş yavaş salar.

3 -Arzın ekvator ve kutup bölgeleri arasında ısı farkı devamlı olarak çok açık olmalıdır. Nitekim arzın ekseni 23,5 derece eğilerek bu sakınca giderilmiştir. (Eksen eğikliğinin başka yararları ileride anlatılacaktır.)

b) Arzın yüzey ısısının kararlı kalması için özellikle gece ısı kaybının önlenmesi gerekir. Bunun için atmosferde ısı yansımasını engelleyen bir bileşiğe ihtiyaç vardır. Bu amaçla atmosferimize karbondioksit ilâve edilmiştir. Bu gaz toprağı âdeta bir yorgan gibi örtmektedir.

c)Küresel yüzeyde ısı homojenitesinin temini:

Bilindiği gibi arzın küresel yüzeyi nedeni ile ekvator ve kutuplar arasında ortalama 120° ısı farkı vardır. Evren ısı ölçüleri içinde bu ısı farkı çok önemsiz olmakla birlikte atmosfer için fevkalâde önemlidir.

Biri ekvatorda, biri kutuplarda iki kurumsal nokta alsak, bu noktalar arasındaki 120°'lik ısı farkı nedeniyle öyle şiddetli bir atmosfer hareketi olur ki, saatte 1000 km'lik fırtına bir anda atmosferi Allah bullak eder. Ve yeryüzünde dikili ağaç kalmadığı gibi, kısa sürede atmosferdeki statik dengeyi yok eder ve atmosfer dağılır. Bunun önlenmesi için arzın yüzeyinde rüzgârları bloke eden engebeli bir yapının var olması gerekir. Hayatımız için fevkalâde önemli olan bu engebe, atmosferin 10 Km. kalınlığında, sıradağlar yapısı vasıtasıyla sağlanır.

Çin'den Himalâyalar'a, oradan Alpler'e kadar uzanan engebe denizle, sonra batıda Atlas Okyanusu, doğuda Pasifikle birleşir. Okyanuslarda ise ısının kutuplardan ekvatora kadar intikali daha kolaydır. Nitekim sıvı içinde şiddetli ısı farkını tedrici (yavaşlamış) bir tarzda dengeler. Böylece Atmosfer çılgınlığı doğmaz.

Bunlara ilâveten ekvator dağlarının yüksek kesimlerin­de toplanan soğuk hava, (Klimenjaro dağlarında olduğu gibi) ısı farkını azaltır.

Boylamlara paralel Ant Dağiarı gibi sıra dağlar ise rüzgâriarın istikametini çarptırarak onlara helozanlaşan dengeler sağlar. Böylece arzın tüm dağları tamamen ilmî bir kompitür nizamı içinde kurulmuştur. Arz topoğrafyasındaki bu müstesna ilim âhenginin en önemli yanı ise, arzın tüm yerieşim bölgelerinde dengeli bir hava akımı sağlamasıdır. Akıl almaz kompitür hesapları arzın topoğrafyası açısından o kadar inceden inceye hesap edümiştir ki; biz farkına varmadan arz üzerinde kirlenen, dolayısıyla yapısı değişen hava, daima en kısa zamanda arıtılır. Ne orman atmosferinde oksijen birikimi, ne çukur yörelerde oksijen eksilmesi olur.

Arz oksijeninin hârika dengesine canlılık bölümünde tekrar döneceğiz.

Arz atmosferinin konumunda açıkça gördük ki: Dünyamızda hayatın temeli olan havanın varlığı için binlerce karışık kompitür denge hesabı vardır. Arzın galaksideki mevkiinden yüzeysel yapısı ve ritmine kadar akıl almaz denge şartları matematik formüller içinde kompitürize edilmiştir. Bu hesapların sahibi sanki bize bu düzenin korkunç dengesini hatırlatmak ister gibi küçük çapta depremler ve fırtınalar vermektedir.

Ve ateist tesadüfçülere:

«Eğer bu hesaplar olmasaydı, bugün tabiî felâket saydığınız o basit depremler ve kasırgaları arzın en sakin günü diye hasretle beklerdiniz.» diye seslenmektedir.

Çünkü sizin sandığınız gibi arz, uzayın bir rastlantı köşesinde doğsa idi, atmosferi bir an kurulsa bile, kasırgalar ve depremler curcunası içinde yok olacak ve dünyamız çirkin görünümlü bir kaya motifini temsil edecekti.

ARZIN GRAVİDASYON SIRLARI:

Bir gezegenin ya da yıldızın câzibesi maddesel yapısının bir tarz simgesidir. Gezegenin, belli metalleri belli oranda taşıması, büyüklüğü; o gezegenin gravidasyonunu temsil eder.

Ne var ki, arzda durum çok değişiktir. Büyüklüğü, taşıdığı metallerin yüzde oranı dışında hârika bir olay arzın gravidasyonunu etkilemekte, âdeta onu hafifletmektedir.

Bilindiği gibi arzın manto tabakasında birbirine ters istikamette akan iki farklı metal katman vardır. Bunların karşılıklı etkileri manyetik bir gerilim yaratır. Arzın gravidasyonu normal gücünün altında kalır. Bu manyetik gergi tıpkı atmosferin ozon tabakasına benzer. Ozon nasıl güneşin ışınlarını yavaşlatıyorsa; zıt yönde akışan nikeldemir ve krom-demir metalik akımlar da arzın gravidasyonunu âdeta yavaşlatır. Ve biz böylece daha az enerji harcarız. Tabii arzın gravidasyonunu, yarıçapı ile sıradan bir örnek kaya alıp çarparak hesaplayan şaşkınlar bu manyetik oyunu anlayamazlar. Üzerinde yaşadıkları metal denizlerin şaşırtıcı manyetik oyunları, onların akıllarının çok ötesindedir.

Arzın gravidasyonu iki kat olsa idi günlük 7000 kaloriye ihtiyacımız olacak; birbirimizi yiyecektik. Tüm taşıtlar iki kat petrol harcayacak, çoktan petrol harbi çıkacak; yok olacaktı k.

Arzın gravidasyonundaki ince hesap öyle kompitürize edilmiş, enerji kaynakları arza öyle dengeli yerleştirilmiştir ki, uygarlık farkına varmadan kaderini yaşamakta, kendini yürütebilmektedir.

Enerji kullanım tarihine insaf ile bir nazar edin. Dünya nüfusu 200.000.000 olana kadar orman fazlası odun insanların ihtiyacını sağlamıştır. Toprağın altında kömür depoları olmasa halimiz ne olurdu? ondokuzuncu asırda, inkalar'ın şaheser mâbetlerini talan eden hoyrat insan, arzın tüm ormanlarını bitirip yirminci yüzyılın başında insanlığı tarihe gömmez miydi?

Arzın petrol depoları olmasa, bugünün dünyasında kömür enerji ihtiyacına yeter miydi? Şimdi dünyamızda yaşayan beş milyar insan ne yapardı? Trene binmek için dört sene sıra beklerdi herhalde.

Ya arzda gizlenen nükleer enerjiye ne dersiniz?

Bir âlimler heyeti, arzın müstakbel nüfus artışına göre böylesine bir enerji depolaması hazırlamaya kalksa mevcut enerji kaynaklarına ilâveten bir nükleer enerji deposunu da arza ilâve etmek isteseydi, bakın o kurulda nasıl bir tartışma sürecekti:

- Arza nükleer enerji verecek radyoaktif bir kaynağı yerleştiremeyiz; çünkü o zaman arz cadı kazanına döner. Hele insanlar bilmeden onu toprağın altından çıkarırlarsa yok olurlar.

- Peki biz nükleer enerjiyi nasıl saklamalıyız?

Bakın Yüce Yaratıcı bu akıl almaz olayı nasıl gerçekleştirmiş:

Arzın yapısında hafif radyasyon veren metaller vardır. Bunlar tehlike yaratmadığı gibi, nükleer enerji de vermezler. Ancak bunlar arasında Uranyum 235 denilen uranyum metalinin özel bir cinsi vardır ki, tabiatta normal Uranyum 238 metali arasına % 5 oranında karıştırılmıştır. Bu haliyle tamamen zararsızdır. Ancak çıkartılıp saflaştırılırsa, zincirleme tepkiye girerek nükleer enerji verir. Bunu saflaştırmak ise son derece güç bir teknolojik olaydır, çok derin bilgi ister. Yani arz toprağına nükleer enerji konmuş, fakat öylesine gizlenmiştir ki, ancak çok derin bilgisi olanlar kullanma şansına sahiptir. Ne dersiniz ateistler, bu da rastlantı mı?

Sizin şaşkınca ve ilkel bilgilerinizle onu kullanmanızı âdeta yasaklayan bu büyük ilmî bilmece ve onu arzda saklayan ilâhi mûcizeyi inkâr etme ısrarınızla bütün atomları dahi kendinize güldürmeye devam edecek misiniz?

Hikmetlerin en incesine bakın ki, bu gücü bulup çıkaran ilim adamları arasında bir tek ateist yok; işte Einstein, Heisenberg, E. Fermi, M. Dirac.

Yüce Yaratıcının san'atındaki hârika sırra bakın ki, fevkalâde tehlikeli bir madde olan Uranyum 235'i yaratmış ancak onun arıtılma bilmecesini gerçek ilimin en zarif derinliklerine gizlemiştir.

Yine hikmetlerin en incesi, nükleer enerji verebilen tek madde Uranyum 235'dir. Ve arzın bileşiminde bu madde yeterli miktarda vardır.

Maddesel evrende böyle tehlikeli bir madde He-3'dür. Bu madde de katı halinden sonra yeniden soğuyup sıvılaşarak korkunç tehlike olma niteliğinden uzaklaşır. Sıvı hali, katı halinden daha soğuk olan tek madde Helyum 3'dür.

Arz kabuğunun olsun, çekirdeğinin olsun bileşimi ve bu bileşimin oranları fevkalâde ince hesaplarla ayarlanmıştır. Arzdaki metallerin miktarları ve özelliklerine bağlı bileşikleri öylesine ayarlanmıştır ki, uygarlık kompitürüne bağlanan kader saati bu cevherleri zamanı geldikçe bulup insanlık hizmetine sunmuştur.

Böylece uygarlık kendine tayin olunan kader süresi içinde adım adım bir organizma gibi yaşayıp durmuştur.

Çeliği sertleştiren nadir metallerin, zor elde edilip tanınması bile kader saatini bekleyen bir serüvendir.

Atom enerjisi devrinde, Beril'in tanınması, radio lambaları devrinde Galium'un hizmete girmesi hep böyle kader saati vesikalarıdır. Bu hârika hikmetlerin her biri zavallı ateist şaşkınlarının yüzüne birer ilim şamarıdır.

3. CANLILIĞIN HİKÂYESİ

İşte böylece dünyamızın tüm kader kayıtlarına önceden kompitürize edilen bir senaryo sergilendi! Ve arzda günün birinde bir karbon oyunu başladı. Daha önce değindiğim gibi minik enerjileri kullanabilen moleküler bir sistem doğdu (mikroorganizmalar).

Tabiattaki şekli içinde karbon atomu en dış orbitinde dört elektron etkinliğini dengeleyen bir mikro manyetik sisteme sahiptir.

Normal atom sistemi yapısında en dış orbitteki manyetik etkinliğin ortaklaşma çabası vardır. Genelde bu bölgede az elektron bulunduran atom çekirdeği etkinlikleri bu elektronları başka çekirdeklerin manyetik alanına bağlar (metalik yapı). Çok elektron bulunduran sistemler ise çevredeki atomların dışında elektron etkilerini celbeder (A metal yapı). Karbonun 4 elektron etkinliği olduğuna göre durum ne olacaktır? Buna benzer atomlar genelde elektronları başka sisteme kayar (Silisyum, galyum). Karbon da böyledir. Huzurlu bir denge böyle sağlanır. Yalnız Karbon henüz bilinmeyen şartlarda ters bir eğilim göstererek elektron celbeder ve en yakın ilgiyi dört hidrojenle kurabilir. Bu madde bildiğimiz Metan gazıdır. Bu gazın şiddetli enerji olaylarında tabiatta ortaya çıkabildiği bilinmektedir (yanardağ).

Karbonun böyle bir eyleme düşmesi canlı dünya için ilk ve önemli bir adımdır. Ne var ki, canlılık için yeterli değildir.

Canlı tanımında fevkalâde ilginç bir molekülün varlığı şarttır. DNA denilen bu dev molekül bir san'at eseridir; çünkü bu molekül en mükemmel kompitürlerde bile rastlanamayan bir hâfızaya sahipdir. Ve de, bu sayede kendini yenileyebilmektedir.

Önce bu molekülü, sonra yenileme tarzını kısaca özetlemek istiyorum. Bugün için canlılığın hâlâ sır olarak saklı kalması bu moleküle bakış tarzındaki gafletimizden doğmaktadır. Bu gafletin nedeni, bütün keşifleri inançlı bilim adamlarının yapmasına karşılık, hemen oracıkta yüzsüz bir ateist türemesi ve sonuçları ahmak bir pişkinlikle tesadüflerle yorumlamasıdır.

Watson, çağımızın ellili yıllarında DNA molekülünü bularak nobel almıştır. Bu molekül gergefte işlenen bir dantel gibi muhteşem bir tabloya benziyordu. Bu hârika molekül üç grup bileşiği hassas bir hidrojen köprüsüyle dengelemektedir. Bu sayede molekül devamlı yeni dengelere aday kalmaktadır (Fosfor, Riboz, Nukleosid).

Bu molekülü bir kompitürün hâfıza kartına benzetebiliriz. Yine bu molekülün önemli özelliği, riboz ve fosfor bölümleri sabit kaldığı halde, azotlu halkanın değişik cinslerinin DNA yapısında yer alabilmesidir. Böyle birbirine çok benzeyen moleküller yakın ilgi içinde zincirleşme yeteneğine sahiptir. DNA içindeki denge; hidrojenin titreşimi sonucu ortaya çıkan zincirleşme eğilimi, DNA moleküllerine çift kollu helezonlar yapan bir sistem kazandırır.

Bütün canlılar bu helezonlardan kuruludur. Ot da, beyin hücresi de kimyasal yapı itibariyle DNA molekülü helezonlarından ibarettir. Ve de kimyasal açıdan her hücre birbirinin aynıdır.

Peki canlılar arasındaki fark ve onların farklı faaliyetleri nerden gelmektedir?

Canlılar ve aralarındaki fark matematik bir programın uygulanma eylemidir. Şimdi canlıların özündeki bu sırrı biofizik açısından tanıtmak istiyorum.

DNA molekülündeki Glisan (kayan) hidrojen, azot ve karbon molekülleri arasından bir reostanın üstündeki sürgü gibi kayar. Hidrojenin bu titreşimi moleküle çeşitli bağlantılar için bir tarz davetiye hazırlar. Yeni bağlantılara giren nukleositler (Nuklit bazları) değişik sıralamalarda DNA helezonunu oluşturur. Bu dizgi tamamen matematik bir bir programdır. Üç boyutlu sistem içinde DNA helezonlarındaki atomlar fevkalâde ince ölçüler içinde geometrik yerler alırlar.

Bu dizilerde azot, oksijen, karbon, hidrojen ve fosforun geometrik dizaynı fevkalâde bilinçle hazırlanmış matematik bir programdır. Bu program canlının kaderini tayin eder. Bu geometrik dizginin her bir köşesinde farklı mikromanyetik birimler, sisteme gelecek yeni molekülün diziliş sırasını tayin eder. Böylece her canlı için bir geometrik kart teşekkül etmiş olur. Bu matematik programlar DNA helezonu tarafından tekrar kopya edilerek üreme sağlanır.

Bu tanımımız gerçeğin ta kendisidir. Her ilim adamı hücrenin temel taşı olan DNA molekülüne, kayan hidrojen aracılığı ile bir beste gibi kader programının kaydedilişindeki ihtişamı görmek zorundadır.

Eğer gerçek böyle olmasaydı, ateistin kızarmaz yüzüyle var saydığı tesadüfler hezeyanı var olsaydı: Arzda hayat başladıktan kısa bir süre sonra dünya hilkat garibeleriyle dolar, hayat sönerdi. Halbuki canlı türlerine insaf ile bir bakın! Kaç çeşit güzellik varsa DNA molekülünün kader hâfızasına nakş olmuş binbir çiçek, binbir böcek bir senfoni gibi molekülün minicik manyetik tuşlarında programlanmış, âhenkleşmiştir.

Yalnızca evrim masalı ile perdelenmek istenen, işte bu muhteşem programlar demetidir. ilerde bu konuya bilim bahsinde tekrar döneceğim.

Şimdi canlının temel yapısını devam ettirme macerasını inceleyeceğiz.

A) CANLININ ORTAK MACERASI:

Yeryüzünde canlılık, bir orkestra gibi birlikte ihya olan ortak bir bestedir.

Bitki-Hayvan-Mikrop üçlüsü el ele tutuşmuş gibi yaşarlar. Ne var ki evrendeki genel değişim yasalarına da uyarak değişirler; bir anlamda yok olurlar. Aslında bu değişim bir tarz yenilenmedir. Daha doğrusu ilâhi san'atı perde perde birbirlerine aktarma sırrıdır.

Canlı iki temel biyokimya işlemine tâbidir:

a)DNA molekülünün yenilenmesi ya da tekrarlanması.

b)Canlılığı yürütmek için gerekli enerji.

O halde önce bu hayat enerjisinin kaynaklarını inceleyelim.

Daha önce değindiğim gibi; hayat enerjisi, karbon ve oksijenin birleştirilmesinden ortaya çıkan enerjiyle yürür. Karbon oksijenle çok kolay birleşir. Ancak bu birleşme kontrollü, ateşsiz bir birleşmedir. Bunu hücreler ustalıkla yapar ve kontrol edebildikleri bir enerjiyi sağlar, bu birleşme için bir nolu faktör oksijendir.

B) OKSİJENİN HİKÂYESİ:

Arz yaratıldığı zaman atmosferinde azot ve karbondioksit vardı. Bu gazlar toprak yüzeyinin teşekkülü sırasında teşekkül etmiştir. Bu sırada ilk canlılar alpler ve eğrelti otları tüm dünyada yaygın bir gelişme gösterdi. Sür'atle oksijen üretmeye başladı. 0 çağlarda bitkiler gerekli azotu mikroplardan sağlamıştır. Daha sonraları dinazorların cesetleri de ormanlara azot kaynağı oldu.

İlâhi kompitür, arzın oksijeni % 20'ye çıkınca hayatın ilk perdesini kapattı. Büyük depremler bu dev oksijen fabrikalarını yıktı. Bunların azot deposu olan dinazorlar yerle bir oldu. Eğer bu çağ değişimi olmasaydı atmosferin oksijeni % 20'yi devamlı olarak aşacak, sonunda atmosfer tutuşarak tümden yok olacaktı.

İşte evrimcilerin bilmeden anlatıp durdukları dinazorların hikâyesi budur. Ve bu hayvanlar zaman ve mekân dilimi içinde aynı anda toptan sahneden çekilmişlerdir.

Şimdi, yeni atmosferi acayip bir tehlike bekliyordu. Azot ve oksijenin birbirini etkilemesi. Zira azotla oksijen bir balona konup bir ceryan geçirilirse hemen yanar ve azo­tun oksitleri teşekkül eder. Havada özellikle şimşekli bir anda bu olay gerçekleşse idi; su ile birleşen azot oksitleri derhal kezzaba dönüşürdü. İşte atmosfer böyle tesadüfen teşekkül etseydi, ateistlerin başına yağmur değil kezzab yağacaktı.

İlâhi kudret havadaki azotla oksijenin birleşmemesi için bu yapıya Argon ve Kripton gazları ilâve etmiştir. Bu gazların atmosfere nasıl intikal ettiği sorusunun cevabı ise; tüm ateistlerin uydurmalarına rağmen izah edilememiştir. Bu hârika dengenin inkârı onlar için çok acı bir yüz karasıdır. Çünkü, yer kabuğunun teşekkülü sırasında bu gazların çıkması kesinlikle kimyasal olarak mümkün değildir. Hele oranlarındaki denge akıllara durgunluk verecek ayrı bir ilâhi mûcizedir.

Evet, atmosferde oksijen oranı sabitleşti. Kendi kendine tutuşması ve yeryüzüne kezzap yağdırması engellendi. Şimdi önemli olan bu miktarın sabit tutulması ve arzın her yöresinde aynı oranın muhafazası mes'elesiydi.

Bunun için oksijen fabrikası bitki yapraklarına ihtiyaç vardır. Ancak, yeryüzünün tüm canlılarının ihtiyacı olan oksijenin devamlı imalâtında iki önemli problem vardır:

a) Gerekli oksijen için lâzım olan yaprak tüm yeryüzünü işgal edecek kadar çok miktarı temsil etmektedir. Bunun çaresi çam dikenleri ile telâfi edilmiştir. Zira, bir çam ağacı yüzlerce yapraklı ağacın bedelince oksijen yapar. (Bir çam dikeni bir büyük yaprak kadar oksijen yapar.) Böylece oksijen fabrikaları olan deve ağaçların yeryüzünü işgal etmesi önlenmiştir. Üstelik çam ağaçları yaz kış oksijen yapmaktadır. Bu fabrikalardan çıkan oksijen, arzın her yöresine dağılacak şekilde kutuplara yakın monte edilmiştir. Oksijen fabrikalarının büyük kısmının kutuplara yakın bölgede toplanmış olması imalâtı âdeta rüzgârların önüne sermiştir.

Arzın dağ, tepe, ova ve boğazları öyle ayarlanmıştır ki; her nefesimiz, her yaktığımız ocaktan çıkan duman yerine yeni ve taze oksijen ayağımıza gelmektedir.

b) Oksijen imalâtının ihtiyacımız üstüne çıkması tehlikesi: Bu mes'ele ise daha karışık bir kompitür sisteme ihtiyaç gösterir. Çam ormanlarındaki oksijen imalâtı sisle artar. Karın fazla yağışında azalır. Genelde oksijen imalâtında, ilâhi kompitür bu sistemi henüz tam olara bilmediğimiz bazı sistemlerle dengelemektedir. Şimdi bunlardan bazılarını inceleyeceğiz.

C) İKLİMLER VE OZON PERDESİNDEKİ HÂRİKA DENGE:

Yirmi yıldan bu yana atmosferin takriben 20 Km. yükseğinde, bir korucuyu ozon perdesi olduğu tesbit edildi. Bu perde üçlü oksijen moleküllerinden kurulu atmosferik bir ağdır. Ve güneşin daha etkili, yâni yüksek enerjili ışınlarını tutar. Bu hârikalar hârikası ilâhi san'atı ülkemizde ilk kez 15 yıl önce televizyonda ben tanıtmıştım. Sonra ben konu ile ilgili tüm araştırmaları takip ettim. Bu perde kutuplarda ince, ekvatorda kalındır. Bunun nedeni aşikârdır. Kutuplarda da bu perde kalın olursa soğuk şiddetlenir ve arz iki tepe noktasından donmaya başlar. Ne var ki, bu hârika hikmete hayran kalmak yerine, yüzü kızarmaz ateist perdenin kutuplarda ince olmasını «perde deliniyor» diye yaygara konusu yaptı.

Halbuki ozon tabakası zaman zaman kalınlaşıp inceleşerek hem iklimi kontrol eder, hem de bu sayede arzdaki oksijen yapımını kompitürize eder. Ozon tabakası kutuplarda kalınlaşınca şiddetli kar, oksijen yapımını azaltır. İncelince kar azalır çam ormanları şiddetli oksijen yapar.

Ozon, atmosferde çok kolay teşekkül edebilen bir maddedir. Her şimşek çakışında milyarlarca ozon teşekkül eder, eğer ihtiyaç varsa bunlar ozon tabakasına yükselir göreve girer. Yoksa atmosferin alt yüzlerinde dağılır, tekrar oksijene dönüşür.

Ozon tabakasının güneşin sert ışınlarını, yâni yüksek enerjili ışınlarını nasıl olup da süzdüğü ise aklı başında fizik âlimlerini hayret ve hayranlığa düşürmektedir.

Fiziğin ışınlar bölümü demek olan radyasyon fiziğinden biliyoruz ki, ışınları süzen perdeler; az enerjili olanını süzer, çok enerjili olanını geçirir. Meselâ bir kâğıt hafif ışını engeller. Bir karton daha kuvvetli ışını engeller. Işınlar için en büyük perde kurşundur. Bu dahi ışınları şiddetlerine göre süzer. ince bir kurşun ışını engeller. İnce bir kurşun daha hafif perdeleme yapar. Sert gama ışınları dışında tüm ışınları tutar. Kalın kurşun en sert ışınları bile perdeler. Ancak hiçbir madde yoktur ki; hafif ışınları geçirsin de daha kuvvetlilerini tutsun. Bu beceri ancak ilâhi bir mûcize şeklinde ozonda müşahede edilmektedir. Eğer ozon, hafif ultraviyole ışınları tutsaydı, yeryüzünde oksijen yapılamaz, hayat dururdu. Kuvvetli ultraviyoleleri tutmasa hepimiz tavadaki balık gibi pişerdik.

Ateist bir beyin hücresinin bu ince mîmariye kulp takması ancak çıldırmakla mümkündür. Burada ilim adına çok çirkin bir ayıbı dile getirmek istiyorum. Niçin okul kitaplarında sayfalarca tümüyle yalan olan evrime yer verilir de ozon tabakasından hiç söz edilmez? Bu, ilim adına ciddi bir yüz karasıdır!

Evet canlılar enerji temini için ilk ihtiyacı olan oksijeni böyle temin ederler. Bitkiler ve hayvanlar net bir oksijen ihtiyacı gösterirler. Bazı mikroplar oksijeni direkt almaz, kimyasal işlemlerle gizli şekilde alırlar.

D) KARBONUN DEVRİ:

DNA yapımı için beslenmemizin karışık yönü başkadır, enerji için muhtaç olduğumuz karbon olayı başkadır.

Bitkiler, büyük ölçüde enerji tüketmez. Karbonu havadan temin eder; bunu hem yapımda, hem kendine gerekli büyüme enerjisinde kullanırlar.

Hayvanlar genelde bitkilerden karbon alır. Et yiyen hayvanların problemlerini DNA yapımı bölümünde inceleyeceğiz.

Mikroplar ise fevkalâde az enerji kullanır. Tüm beslenmeleri DNA yapımına, yâni üremeye yöneliktir. Onun için karbon mes'eleleri önemli değildir. Onlar için asıl mes'ele DNA'dır.

Böylece karbon, bitki-hayvan arasında bir voleybol oyunudur.

Canlılar için asıl mesele DNA'nın yenilenmesidir. Bu olay üreme, büyüme ve tamir için zorunludur. DNA'nın yenilenmesi için karbon, oksijen, hidrojen ve fosfora ihtiyaç vardır.

Üstelik bu maddeleri atomik halde alarak işlemek yeteneği pek az canlıda vardır. Çoğu kez canlılar, bu maddeleri, DNA terkibine yakın biçimde bir diğerinden alır. Bu konuda en becerili ve de canlı zincirine hizmette en masum canlı bitkilerdir. Bitkiler DNA molekül yapısına gerekli maddeleri, kökleri aracılığı ile topraktan ham madde olarak alır ve DNA'yı inşa eder. Bu yüzden bitkiler topraktan alacakları fosfor ve azota ciddi şekilde ihtiyaç duyarlar. (Gübrenin temel görevi.)

Bitkiler azotu topraktan iki yolla alır. Birincisi hayvan artıklarının azotunu ayıran mikropların faaliyeti sonucu açığa çıkan azot; ikincisi, hava azotunu işleyen mikropların imal ettiği azottur.

Şu halde hayat için ilk faaliyet merkezi, azot bakterileridir.

Bitkiler için zor bir kaynak fosfordur. Bu yüzden gübre ihtiyacı doğmuştur. DNA için zorunlu olan oksijen ve hidrojeni de bitkiler sudan alır. Bitkinin hidrojen konusunda çok önemli bir ihtiyacı hidrojendeki elektromanyetik potansiyeldir. Bunun mânâsı, iyonu bol su demektir. Ve temel kaynak gök gürültülü yağmurlardır. Tam DNA yapılacağı zaman bu ihtiyaç artar ki; bu devre bahardır. Bol yıldırımlı yağmur bitkinin imdadına yetişir. Unutmamalıyız ki bitkiler dışında hiçbir canlı tek tek molekülerden DNA yapamaz. Bu beceri yalnız bitkiye has bir özelliktir. DNA'nın glisan (kayan) hidrojeni için böyle elektromanyetik potansiyelli hidrojen, yâni yağmur hızır gibi imdada yetişir. Akarsular da, çarpa çarpa suyu iyonlaştırdığından, bitkiyi sulamada aynı şekilde faal hidrojen taşıyıcı rol oynar.

Bitkilerin kimyasal becerisi en üst düzeydedir. Çoğu kez kendi için hiç gerekli olmayan pek çok maddeyi tek moleküllerden imâl ederek hayatın hizmetine sunar. Bunu ilerde göreceğiz.

Mikroplara gelince, genelde DNA imâl edemezler (yâni tek moleküllerden canlı molekül yapamazlar.) Ancak DNA'nın üç maddesini; riboz şekeri nuklit yahut amino asidi bazlarından birleştirebilirler. Bunları genel olarak canlı artıklardan sağlarlar.

Ancak bazı mikroplar DNA yapımında tamamen beceriksizdirler. Bu yüzden hazır DNA'yı almak zorundadırlar. Böylece ancak canlı ise beslenebilen şer mikroplar çıkar ortaya. Bu tür mikroplar bitki ve hayvanlarda hastalık yaparlar.

Hatta bazı mikroplar her DNA'yı da alıp işleyemez. Ancak, hazır DNA helezonlarından işine geleni alıp işleyebilir ki; bu tarz ortam ancak canlının kanında ve özel dokularında vardır. (Beyin, karaciğer v.s.) Bu tür mikroplar ciddi hastalık nedenleridir. (Kuduz, AIDS v.s.)

Unutmamak gerekir ki milyonları aşan mikrop türleri içinde ancak 1000 kadar mikrop insan ve diğer canlılara musallattır. Bunların içinde 150 kadarı da özellikle insan DNA'sından beslenir.

Hayatın en vazgeçilmez çalışkan işçileri olan mikropların oynadığı rolü anlamak için onlara karşı bir imha savaşı açmayı denesek mahvoluruz. Çünkü mikroplar ölünce hayat kesinlikle durur. DNA'nın en önemli maddesi azot, kesinlikle eksi değere çevrilemez. Zira bu işi ancak mikroplar yapar.

Hayvanlar DNA'yı genellikle ana moleküllerden; yani şeker, protein, fosfor üçlüsünden işleyebilir. Bu nedenle bitki ya da diğer hayvanlarla beslenmek onlar için temel kuraldır.

Eğer hayvanlar DNA sentezini bitkiler gibi bilseler, tabiatta hiç kavga olmayacaktı. Çünkü onlar da topraktan beslenebilecekti. Ancak heyecan ve güzellikler de sergilenmeyecekti. Dünya tabiatındaki zengin tabloda hep hayvanların DNA bulma çabaları yatar. On milyona yakın canlı türünün büyük kısmını hayvanlar teşkil eder. Bunlar birbirine DNA devrederek, türden türe binbir güzelliğin temsilcisi olurlar. Onları hasta bir kafa ile vahşet aracı görmek, sonluluk ve değişim kavramlarının fark edilmemesinden gelir. Bu kavramları ilerdeki bölümlerde anlatacağım.

4. BİOMATEMATİK PROGRAMLAR

Canlıların birbirine besin desteği olması tamamen kompitürize bir dengeyi temsil etmektedir. Yeryüzünde yaşayan milyonlarca canlı türünden hiçbiri ne aşırı çoğalabilir, ne de yok olurlar. Son yıllarda yapılan araştırmalar, insanların hoyrat davranışı sonucu dengesi bozulan bazı canlılar dışında; tüm canlıların tabiattaki var olma oranlarını koruduklarını ortaya koymuştur.

Şimdi bazı örneklerle bu hârika matematik dengeyi açıklamak istiyorum:

1) Termit böcekleri genelde 1500-2000 yumurta yapar. Bunun 50-100 tanesi yumurtadan çıkabilen kadere sahiptir. Bu böceklerin binlerce türü vardır. Ve her birini öyle dengelemişlerdir ki, milyonlarca yıldır sayıları sabit kalmaktadır. Daha ilginci bir tür termit böceği 2 milyon yumurta yapar. Bunlardan ancak yine diğer termitler gibi, 50-100 tanesi yumurtadan çıkma fırsatı bulur. Zira bu yumurtalar böcekler için en lezzetli besindir. Eğer bu lezzet olayı olmasaydı yeryüzü yüz senede beş metrelik bir termit böceği tabakası ile dolardı.

Demek ki, ilâhi nazar, her türlü canlının dünya tabiatını zenginleştiren varlığını akıl almaz bir matematik programa bağlamıştır. Böylece ilâhi âhenk sürer gider. Aklın ve akılcı yorumun zerresini taşımayan evrimcilerin türlerin tasfiyesi postulatları tamamen yalandır. Daha 1988 yılı içinde milyonlarca yıl önce tasfiye olduğu iddia edilen molluskaların milyonlarca yıldan beri Atlantik Okyanusunda diğer türleri ile birlikte yaşadığı doğrulanmıştır.

Zaten, tesadüflerin kör girdabında, güçlünün varlığını koruduğu bir dünyada yaşasaydık; yeryüzünde bugün sırtlanlardan başka canlıya nasıl rastlardık?

Afrika'nın ormanında nazlı ceylan milyonlarca yıl varlığını nasıl sürdürür, sayısı nasıl sabit kalabilirdi?

2) Denizlerde bu biomatematik denge daha muhteşem seyredilir. Pasifik'te aynı bölgede yaşayan kör balık, elektrikli balık ve sonorik sisteme sahip bir tür balık yine milyonlarca yıl aynı sayı oranını korur durur. Haber alma açısından en şanssız kör balıkla, binlerce metreden düşmanını fark eden sonorik sistemli balık bir büyüğüne yem olma şansı açısından aynı kadere sahiptir.

Ve denizlerde milyonlarca canlı türü hep belli sayı kaderlerinde kalırlar. Hiçbirinin nesli küçük ya da âciz olduğu için tükenmez; yâni büyük balık küçük balğı yutar, fakat neslini tüketemez! Bu akıl almaz denge zorunlu olarak biomatematik kavramı getirmiştir. Yâni canlılar topluca bir matematik proğramı temsil ederler. Bu programın hazırlanıp uygulanabilmesi ötelerin ötesi bir evren bilinci mes'elesidir. Bu bilinç kavramını kabul etme zorunluğu ise tüm inançsızlıkları, tesadüf düşüncesini kökünden kahreder, yok eder.

3) Biomatematik programın önemli bir yanı canlıların kendini ve türlerini koruma bilinçleridir. İnsafsız ateistlerin içgüdü deyip geçdikleri; canlıların kendini korumu becerileri aslında evrendeki ilâhi bilincin matematik programına kayıtlı hârika hikmetlerdir.

Bunlardan birkaç örnek vererek hayatın şâheser gösterilerine «içgüdü» deyip geçen şaşkınların aklı ve ilmi nasıl inkâr ettiklerini göstermek istiyorum:

a) Önce bir korunma düzeninin hikâyesini anlatmak istiyorum. Çünkü son yıllarda savaşta tecrübe edilen kimyasal silâhlar, termitlerden alınmış, onlardan kopya edilmiştir. Karıncadan çok küçük olan termitlerin Amazonlar'da yaşayan bir cinsi savunmanın hârika örneğini vermektedir. Bu böceklerin genelde büyük düşmanları yumurtalarını yiyen karıncalardır. Bunlara karşı savaşçı termitler yuvanın ağzında bekler, karıncayı görünce 100 derecede etkili sıcak buhar haline getirdiği hidrokinonu fışkırtır. Çok etkin olan bu zehir, ancak mücadele halinde iki ayrı maddeyi karıştırıp, ikibinde bir saniyede fırlatılarak başarı sağlar. Eğer karınca çoksa, özel olarak hazırlıklı bir termit, karnında hazırladığı bir maddeye nitrür katarak biyolojik bir bomba yapar. El bombası gibi patlar ve tüm karıncaları kör eder. Elbet kendisi de yok olur. Bunu işiten bir evrimci, «Evrimde kendini koruma vardır. Cinsi koruma bilinç demektir. Sakın bu konuyu kitaplara geçirmeyin» demiştir. Halbuki bal arıları da bir canlıyı sokunca ölür. Neslini korumak için kendini feda eder.

Çünkü biomatematik programın büyük bilinci, hem arıyı hem termitleri böyle programlamıştır.

b) Bir tür Afrika arısının sürfeleri ancak canlı besin vasatında gelişebilmektedir. Bir başka deyimle, kurtçuklar her gün canlı besin almak zorundadırlar. Bu arı, neslini nasıl sürdürecek? Arı başka canlının karnına mı yumurtlayacak? Bunu başarsa bile yumurtadan çıkan yavrular o canlının korunma sisteminde hemen yok olmaktan nasıl kurtulacak?

Ne var ki, canlının biomatematik kompitür sistemi çareyi programlamıştır. Afrika arısı bir çekirgeyi yakalar, onu zehirle bayıltır. (Normalde arı tüm çekirgeyi öldürecek dozda zehire sahiptir) Ancak ona bayıltacak kadar zehir verir. Bu zehir Kurar zehirinin bir cinsidir ve çekirgeyi hareketsiz hale getirir. İki kanadı arasına yumurtlar. Arının yumurtadan çıkan sürfeleri on gün canlı çekirgeyle beslenir. Ve sonra uçar gider.

Ne dersiniz? Bu uzman arı kadar biyoloji bilen ateist bir evrimciye rastladınız mı? Bu olaya içgüdü derseniz, tüm çekirge ve arıları güldürmez misiniz?

c) Çoğumuzun akvaryumlarda tanıdığı Beta balığı havaya muhtaçtır. Yâni akciğerleri vardır. Tabiattaki normal yaşama bölgesi sığ sular ve delta ağızlarıdır...

Bu balık nasıl üreyecek? Yumurtalarını suya ve onun dibine bıraksa olmaz, kıyıya bıraksa hiç olmaz. Eğer o ateist bir biyolojist olsaydı yumurtayı suya bırakır ve yu­murtadan çıkan yavrular nefes alamaz, boğulur ölürdü. Bakın o nasıl ürüyor:

Dişi balık suyun yüzeyine minik baloncuklardan oluşan bir köpük salar ve bu baloncukların içine yumurtalarını yerleştirir. Yumurta olgunşana dek onları bekler. Yeni beta balıkları yumurtadan çıkınca bu kez çok daha hareketli olan erkek betaya görevi terk eder. Erkek beta köpüklerin altında; canlanıp ilk havasını alarak suya dalan balıkların üç santim altında bekler. Çünkü onların havası bu mesafeye yetecek kadardır. Sonra aşağı inmek isteyeni ağzına doldurarak yüze çıkar, tekrar onları köpük saraylarına bırakır. Yavrular 10 günlük olup da dalmayı öğrenene kadar bu hârika babalık devam eder. Allah bu görevi niçin dişi betaya vermemiştir? Bir ruh hastası çıkıp da «İç güdüdür» demesin diye! Aksine biyomatematik programın nefis bir yazgısını sergilemek için görevi hırçın, kavgacı yırtıcı erkek betaya vermiştir. Cinslerin oranının korunması eğer bu biyomatematik bilinç kompitüründe ayarlanmasaydı erkek beta ağzında kımıldayan minik yavruları hemen yutacaktı.

A) CANLILARDA İLETİŞİM VE HABERLEŞME HADİSESİ:

Biyomatematik program âhenginin yürümesi için önemli bir mes'ele canlılarda haberleşme ve buna uyan etkilenme sistemidir. Bunun hârika örneklerini ikinci cihan savaşında, radar ve sonorik sistemlerin keşfinden sonra tanımak mümkün olmuştur.

Şimdi canlıların iletişim ve haberleşme sistemlerinden bir kaç örnek vereceğim:

1) Yarasalar: Yarasaların yalnız gece görebilmelerinin nedeni yıllarca anlaşılamamıştır. İkinci cihan savaşında radar bir ölçüde yarasalardan ilham alınarak keşf olununca; bu kez, bu elektronik kuşlar iyice incelemeye alındı. Yarasaların beyninde bir milimetrenin onda birinden küçük akıl almaz beceride bir radar ekranı vardır. Diğer yandan yarasanın beyninde bir milimetrenin onda biri kadar bir merkezden radar ışını salınır. Bu ışınlar çarptığı her eşyadan yansıyarak yarasanın mini radar ekranında ayrıntılarıyla tecessüm eder. Zifiri karanlıkta bir yarasa; kelebeği, diğer bir kuş cinsini ayrıntılarıyla ekranda seyrettiğinden hem rahat beslenir, hem düşmanlarından kaçabilir. Bir yana çarpma tehlikesi hiç yoktur. Zira radar ekranı uçma ve hareket merkeziyle otomatik bir refleks kompitürüne bağlıdır. Yarasalar uçarken bir yere çarpma telâşını hiç duymazlar. Işıkta, ya da gündüz, bu sistem iyi çalışamaz. Gün ışıkları radar yansımalarını bozar. Bu yüzden yarasalar gündüz rahat uçamazlar.

Evet, ne dersiniz? insan zekâsının henüz 40 yıl önce keşfettiği bu sistem «İçgüdü» mü, yoksa biyomatematik program bilinci sisteminin zarif bir halkası mı?

Sakın gaflete düşüp «ne fark eder» demeyin. İkincisi doğru olandır. Ve de ilâhi kompitür ve evren bilincinin varlığını kaçınılmaz şekilde ortaya koymaktadır.

2) Arıların Hikâyesi: Arıların hârika hayatları konusunda kitaplar yazılmıştır. Biz biomatematik açısından çok önemli gördüğümüz birkaç noktaya değinmek istiyoruz:

a) Arılar kovanda yerleşirken en ekonomik hacim olan altıgen prizmayı seçerler. Hatta sunî olarak yapılan kovanlarda arılar önce altıgen prizmadaki hataları tamir eder, sonra bal üretimine başlarlar. Buna karşılık kendi ihtiyaçlarının bin katı bal üretirler.

Böylesine tutumlu mekân seçen arı, acaba bu israfı neden yapmaktadır? Çünkü biomatematik program onları hayat zincirinde insanlara hizmet için programlamıştır. Bunu teyit eden bir neden, balın bileşiminin arının kendisi için değil, bizzat insanlar için gerekli olmasıdır. Çeşitli bitkisel ilâçlardan tutun da hiçbir besinde bulunamayan BT ve B14 vitaminine kadar akıl almaz bişelikler, hatta hormonlar balda mevcuttur.

b) Arılar kraliçe arının yönetiminde yaşantılarını sürdürürler. İşçi arılar, koruyucu asker arılar, tümüyle kraliçe tarafından yönetilir. Kraliçe arı, her birine özgü ultrasonik mesajlar göndererek arıların çalışma ve yuvaya dönme sürelerini tayin eder. Kilometrelerce uzakta mesajı alan arı şaşırmadan kendi yuvasına döner.

Bir mevsimlik ömür için kendini kovanın emniyeti uğruna feda eden askerlerden tutun da; üreme yasağı konan işçi arıların yorgunluk bilmez çabalarına kadar tüm faaliyetler ilâhi biomatematik düzenin hârika program şuuruna bağlanmıştır.

c) Arıların çok önemli bir sırrı da çiçeklerden aldıkları maddeleri özel bir kimyasal işlemden geçirerek bal şeklinde salmalarıdır. Daha önce de değindiğim gibi kimyasal madde yapımı bitkilere has bir beceridir. Hayvanlar arasında yalnız arıya özgü kimyasal madde üretim fabrikasyonunda yine biomatematiğin sınırsız bilinç hikmeti seyredilir.

B) MİKROPLARIN SONU GELMEZ HÂRİKA HİZMETLERİ:

Hayat zincirinde en önemli biomatematik görevi mikroplar görmektedir. Hayvanlar, var olabilmek için, bitkilere ne ölçüde muhtaçsa; bitkiler de, mikroplara o denli muhtaçdır. Mikropların becerileri de tıpkı bitkiler gibi molekül bağlama, molekül çözme işlemleri tarzındadır. Mikroplar tıpkı bitkiler gibi kimyasal birçok maddeler imal ederler. Ne var ki, basit molekülden DNA imal edemezler. Bu yüzden diğer canlılara muhtaçtırlar.

Mikropların becerilerinin bir kısmı genel hayat zincirine, bir kısmı ise insan hayatına yöneliktir. Bunlardan bazılarını tanıtmak istiyorum:

a) Bir tür mikrop, kükürt ve antimön işleyerek kıymetli madenleri saflaştırır. Meselâ yüzde yüz saf altın özellikle radyoaktif çalışmalarda çok önemli bir madendir. Ne var ki, onu mutlak anlamda saflaştırmak çok güçtür. Bu görev mikroplar tarafından gerçekleştirilebilmektedir.

b) Mikroplar radyoaktif maddeleri tanıyabilmektedirler. Bir atomun izotupu olan eşdeğer benzeri radyoaktif ise bunun farkını kimyasal analizle bilemeyiz, yâni bir maddenin radyoaktif ve radyoaktif olmayan cinsleri aynı özellikte olduğundan, birbirinden ayrılamaz. Halbuki mikropların en basidi diye tanıtılan bir cins koli bakterisi, radyoaktif bir azotu tanımakta ve yeni kuşaklarının DNA'sına koymamaktadır.

Buna benzer bir mikrop becerisi de, amino asidinin sağ ve sol figürlerini tanımasıdır.

Bir et radyasyona (meselâ, kobalt ışınlanmasına) tabi tutulursa terkibi bozulmaz. Ancak aminoasitleri üç boyutlu bir mekânda yön değiştirir. Mikrop bu eti yemediğinden bozulmaz. Ne var ki, bu etin aminoasitierini sizin hücrenizin ribozomları da alıp DNA yapmaz. Bu yüzden mikroplar, yiyecek maddelerinin bir anlamda bize yarar değerlerini de bildirir. Bir besin ne kadar kıymetli ise o kadar çabuk bozulur. Zira mikroplar onu tanır ve hemen o ortamda ürerler. Bugün genetik mühendisliği laboratuvarlarında mikroplar birçok DNA zincirinin tanınmasından rehber olarak kullanılmaktadır. Kimyasal analizlerin yetişemediği noktalara mikroplardan gözlemci getirme ilerde daha önemli konulara yansıyacaktır.

c) Mikrop türlerinin dengelenme faaliyeti de tıpkı büyük canlıların arasındaki dengeye benzer. Ancak, çok istisnaî haller dışında mikrop, mikropla beslenmez; onların üremesini durdurur. Bu biomatematik denge milyonlarca yıldır mikrop türlerinin de belli oranda kalmasını sağlamıştır.

Bu faaliyetin çok önemli bir yanı insana yöneliktir. Özellikle mantar türü mikroplar toprağa düşen hasta bir insan bedenindeki hastalık mikroplarını âniden yok eder. Bu beceri «Streptomycin» dediğimiz ilâcın keşfine yol açmıştır. Zaten antibiotik, hastalık yapan mikroplara karşı bir anlamda mikrop kullanmak demektir. Mikropların diğer mikropları öldürücü faaliyetleri akıl almaz kimyasal bir beceridir. Hastalık yapan mikropların hangi türünün hangi tür zehirle etkisiz hale getirileceği biomatematik bilincin hârika bir örneğidir. Ve biz bu sayede ayrı ayrı türde mikropla, hastalık yapan mikroplara karşı ayrı tür zehirler (antibiotik) hazırlayarak tedavi alanına alıyoruz.

Hele kanserde kullanılan bir tarz antibiotiğin (Adriamycine) etki mekanizması akıllara durgunluk vermektedir. Bu antibiotik DNA'yı bozan, onu yıkan bir karaktere sahiptir. Bir mikrobun hazırladığı bu zehir, molekül terkibinde bir tarz kırmızı ışın yaymakta karakterizedir. Ve bu ışın DNA'nın ünlü kayan hidrojeninin raksını etkilemekte, onu şaşırtarak DNA molekülünü kopartmaktadır. Yâni bu mikrop âdeta lazer tabancası benzeri bir tarz ışın tabancası taşımaktadır. Mantar türü mikrobun bildiği bu mekanizmayı, değil bulup yapmak, hayal etmek bile insan zekâsından daha üst düzeyde bir olaydır. Ancak biomatematik bilincin hârika bir örneğidir.

d) İnsana hizmet işlemleri: Mikropların en ilginç faaliyeti insanlara hizmet görevidir. Bu hizmetten üç önemli örnek vereceğim:

1)Peynir, ekmek, yoğurt, sirke, şarap gibi maddeler bilindiği gibi mikroplar aracılığı ile yapılır. Bunlardan en ilginci yoğurttur. Süte düşen yoğurt bakterileri önce sütteki kıymetli besinleri kendi üremeleri için parçalamaya başlar. Ancak çok kısa süre sonra ATP dediğimiz bir enzimi, daha bunun yanında insan için birçok hayati enzimleri üretirler ki, bu maddeler yoğurt bakterisi için zehirdir. Nitekim bir süre sonra yoğurt teşekkül eder. Fakat yoğurt bakterilerinin üremesi durur. Daha ilginci sütün vitaminlerini aynen korur. O moleküllere ilişmezler. Kendileri için gerekli AC foliği bile kendilerine yeter miktarda imâl ederler. Yoğurt bakterilerinin insana duyduğu saygıyı biz kendimize duyabilsek dünya cennet gibi huzur ve sevgi bahçesi olurdu.

2)İnsan bağırsağındaki mikropların enzim ve vitamin üretmesi: Dışkı bir mikrop kolleksiyonudur. Her biri canavar olan birçok tür bakteri yarış halinde insana hizmet eder. Bunlar öyle dengelenmiştir ki, ne bir tanesi kana ya da dokuya geçer, ne de bir cinsi üreyip diğer cinsleri yok eder. Biz yanlış beslenme ve çeşitli yanlışlıklarla bu dengeyi bozmadıkça bu milyarlarca canavar bize hizmet eder. En kıymetli maddeleri hazırlar. Burada da çok hassas bir biomatematik denge vardır.

3)Mikropların insanlara çok ilginç bir hizmet tarzı, bizi daha tehlikeli mikroplara karşı basit hastalıklarla hazır tutma faaliyetleridir.

Antibiotiklerin keşfinden sonra kanserdeki tırmanma, tüberküloz aşısı yaptırmayanlarda «Lösemi» denilen kan kanserinin çok görülmesi bu gerçeği ortaya koymuştur.

Birçok bakteriler, hatta virüsler bize musallat olunca ciddi bir hastalık meydana getirmezler. Ancak bağışıklık sistemimizi uyararak bizi daha güçlü mikroplara karşı uyarılmış tutarlar.

Birçok ilim adamı bilinçsizce kullanılan antibiotikler,in, nezle gibi çok basit hastalıklardan kaçınmanın gelecekte bedelini ağır ödeyeceğimizi ileri sürmektedir. İleri yıllarda birçok virüs hastalıklarının tehlikeli bir tırmanışa geçmesinden ciddi olarak endişe duyulmaktadır.

Evet, antibiotikler birçok hastalıklardan, özellikle de tüberkülozdan insanlığı rahata çıkarmışlardır. Fakat yeni mirasçı kanser, tüm bu hastalıkları şamdanla aratmaktadır.

4) Biomatematiğin hârika bir örneği de bitkilerin insana hizmet sırrıdır.

Bitkiler hayat zincirinde birçok görevle yükümlüdür:

a) Oksijen yapımı,

b) Besin maddeleri yapımı,

c) Özel kimyasal maddeler yapımı,

d) Özellikle DNA'nın ve ana maddelerinin yapımı,

Daha önemli olanı ise, insanlara has çeşitli kimyasal maddeler üretimi.

e) İlâç yapımı:

Biomatematik program; insanlara has hastalıkların tümünde ilaçları bitkilere yaptırmaktadır. Bunları ana başlıklar halinde şöyle özetleyebiliriz:

1) Kalp ilâçları,

2) Tansiyon ilâçları,

3) Ağrı ilâçlârı,

4) Bitkisel sinir sistemi ilâçları,

5) Vitaminlerin tümü ve onları aktifleştiren birçok ana maddeler,

6) Güç verici, iştah açısı etkenlerin hepsi,

7) Mide, bulantı, öksürük ilâçlarının tümü

8) Yara iyileştiren ilâçlar,

9) Mikrop öldüren ilâçlar (kinin v.s.)

10) İshal ve kabızlık ilâçları,

11) Ameliyathanede kullanılan ilâçlar (Kurar v.s.) Ve bilinen, bilinmeyen daha birçokları.

Bitkilerin imâl ettiği tüm bu ilâçların hiçbiri kendisine en ufak bir faide sağlamaz.

Evet, biomatematik kompüter, dünyamızda böyle bedava bir eczane açmıştır da, birtakım beyinsizler tesadüf inançsızlığının girdabında kendi iyileşmez şaşkınlığı içinde debelenip gitmektedirler.

Daha yakın zamanlarda akılları çıldırtan, insanları ahmak yerine koyan bir ateist çıkıp da, «Bu ilâçları bitkiler kendini korumak için imal ediyor, çoğu zehirlidir»demez mi?

Demek ki, nane ve maydonuzu yiyen canlı, belki :ilerde zehirlenirim diye bu bitkiye bir daha dokunmayacak! Yazıklar olsun buna ilim diyenlere.

Zavallı ateist bilmez mi ki, tüm hayvanlar zehirli b,itkilere karşı biomatematik bilincin sırrıyla korunmuştur, hiçbirini yemez?

Ateistlerden çok daha akıllı olan koyunlar bile zehirli bitki yemez.

Ne kurar'ı ve haşhaşı, ne ökse otunu yiyen canlı yoktur. Kaldı ki, bitkilerde korunma ihtiyacı yoktur. Çünkü bitkiler biomatematik programda karbonhidrat deposudur. Yenmeleri büyük hayat zincirinin vazgeçilmez bir yas;asıdır. İlâhi program istese onlara da akıl almaz korunma sistemleri verirdi.

f) Bitkilerin yine insanlara yönelik bir üretimi de teknolojik ürünlerdir. Bunların en ilginç temsilcileri kauçuk ve balsamlardır. Bu maddeler de yapımı zor ve de bitkiye hiç yaramayan ürünlerdir.

g) Bitkilerin insanlara dönük özel bir hizmetleri de psikolojik hizmetlerdir. Binbir çiçeğin tarifsiz güzelliği ve kokusu insanların yalın dünyasına ilik meltemler gibi yetişir.

Ya lezzetler! Hiç fark ettiniz mi? Tarçından karabibere, safrandan naneye kadar yiyeceklerimize zarif lezzetler sunan bir hizmetin inkârı mümkün müdür?

Reyhan bitkisini tanır misiniz? Onun kokusu stresin en iyi ilâcıdır.

Çay ve kahve ile keyiflenmemiz de caba...

h) Şimdi de size bitkilerin insana dönük olarak sunduğu vitamin hizmetlerinden bahsedeceğim:

İnsanların yapamadığı vitaminler tümüyle bitkilerden insanlara yansır. Size iki önemli örnek vererek bu hizmetin ne denli hârika bir program sırrı olduğunu tanıtacağım.

1) Elmanın Hikâyesi: Elma, rengiyle bize bir mesaj verir. «Kansızsanız beni yiyin yanaklarınız benim gibi olsun» der.

Terkibine bir bakınız. Önce bol C vitamini ve iki değerli demir taşımaktadır. Her iki madde kan yapımında çok önemlidir. Ne var ki, iki madde de çabucak redukte olur, yani bozulur. Bunların bozulmaması için elma, bol miktarda elma asidi taşır. Asitler C vitamini ve iki değerli demiri korumaktadır. Bu kez de terkip mide için tahriş edici hal almıştır. Biomatematik kompitür bunu telâfi için elmaya karbonat iyonları eklemiştir. Böylece hârika bir terkib ilâhi lûtuf olarak biomatematik kompitüre yansıyıvermiştir. 19.asır ateistleri, «meyvalar kendilerini yetiştirmemiz için şekerli besin verir» demişlerdi. Peki elma bu zarif terkibi vermese biz onu yetiştiremiyecek mi idik? On bin yıldır elmayı insanlar iki değerli ya da C vitamini için mi yetiştiriyorlar?

Şimdi daha ilginç bir tesbiti dile getirmek istiyorum. Elmadaki C vitamini, iki değerli demir insanın günlük ihtiyacı miktarındadır. Bunu biomatematik program bilinci dışında izah mümkün müdür?

Fakat ateistlere siz ilâhî evren bilincinden bahsetmeyin de «her elma ağacının dibinde bir biyolog yatar» deyin, razıdırlar.

2) Zeytin: Zeytin hiçbir besin kaynağında bulunmayan E vitamini taşımaktadır. Üstelik bu vitamine yalnız insanlar muhtaçtır. Zeytin bitkisi kendini insanlara saklamak için acı asitlerle meyvesini, kuş dahil, tüm canlılardan korur. Tıpkı elmanın kırmızı rengiyle kansızlara verdiği mesaj gibi, zeytin de kaba dış yapısıyla iç salgı bezlerine benzer ki; E vitamini genelde bu bezlerin ihtiyaç maddesidir.

Meyvelerde, kesilince esmerleşen her meyve, demiri haber vermektedir. Elma, en çok ve çabuk esmerleşmekle demirinin çok olduğunu bildirmektedir. Meyvenin yapısında küçük lojlar varsa içinde çabuk bozulan bir vitamini haber vermektedir. (Narenciyede C vitamini). Ayrıca kat kat zar içinde saklanma da aynı mesajı verir. (Soğanda olduğu gibi).

Meyvelerin ekşimesi ve acıması vitaminin bozulduğunu haber vermektedir.

Haşhaş bitkisi ilâçların kralı olduğunu bildirmek için başında taç taşımaktadır. (Ünlü Fransız farmakoloğunun tanımıdır.)

Aslında tüm bitkilerin gizli lisanlarıyla verdiği pek çok mesajı ancak yeni yeni anlıyoruz.

C) BİOMATEMATİK SİSTEMİN SAVUNMA PROGRAMLARI:

Kanser konusunda son yirmi yıldır yapılan araştırmalar, savunma sistemimizdeki hârika hikmetleri tesbit ederek noktalandı. Vücudun mikroplu hastalıklara karşı savunması, çok kaba hatlarıyla biliniyordu. Fakat ateist ilim adamları bu gerçekleri ciddiye almıyor, ders kitapları hazırlayan ilim adamları; ateşin, hastalıklarda çok önemli bir savunma mekanizması olduğunu yazmıyordu. Bu yüzden hekimlere vahim hatalar işletiyorlardı. Nihayet kanser araştırmaları sonucunda bağışıklık sistemi ayrıntılarıyla tanındı; modern tıp bu hârika sisteme saygılı ve şuurlu düzeye geldi.

Önce ateşli bir hastalığın hikâyesini anlatmak istiyorum:

Genellikle mikroplar vücudun dışa açık kapılarından girerler. Bunlar arasında şüphesiz ağız en önemli giriş kapısıdır. Ağızdan giren mikrop önce tükrükteki lokositler tarafından imha edilir. Eğer mikrop öldürülememişse bunun üç sebebi olabilir;

a) Alınan mikrop çoktur veya o sırada, ağzımızda pislik ya da çeşitli içkiler nedeniyle lokosit azalmıştır; mikropları karşılayamaz.

b) Mikrop, verem mikrobu gibi özel bir mikroptur. Lokositlerin savaş gücünü aşar.

c) Ya da mikrop daha derine, boğaza ya da soluk yoluyla akciğere kaçmıştır.

Böyle durumlarda, bademciklerde ve çevrede bekleyen üstün savaşçı lenfositler devreye girer ve mikrop etkisiz hale getirilir. Eğer bu sistemde bir arıza varsa (örneğin üşütülmüşse) bu kez vücud toptan alarma geçer ve ateş yükselir.

Günlük hayatımızda bu macerayı yaşar dururuz. Bademciklerin şişmesi genelde lenf sisteminin zaafa uğraması, üşütme ile yakından ilgilidir. Eğer şiddetli bir üşütme meydana gelirse, lenf bezlerini bağlayan lenf damarlarında büzüşme olur. O bölgeye yeterince savaşçı lenfosit ulaşamaz. Mikroplar ortalama saatte 17 milyon üreyerek ciddi tehlike yaratırlar. Bu durumda, kandaki mikrop öldürücü maddeler devreye girmelidir. Kanda mevcut bu maddeler normal vücut ısısında etkisizdir. Bunun nedeni: Bu zehirlerin normal zamanlarda organları rahatsız etmemesini sağlamaktır. Tehlike söz konusu olunca 38-40 derecede bu zehirler aktif hale gelir. İşte ateşin yükselmesinin temel nedeni budur. İlâhî bilincin vücut biomatematiğine verdiği kompitürize proğram otomatik işler. Bu sırada vücud çok ilginç bir girişimde bulunur. Hücre arası suyu atar. Bunun sebebi de mikropların üremek için muhtaç olduğu suya ambargo koymaktır. Nitekim ateş çıkacağı zaman işeme artarak vücut sıvısı azaltılır.

Bu vesile ile okuyucularıma çok önemli bir noktayı açıklamak istiyorum. Günümüzde bilhassa çocuklar için ciddi bir mes'ele olan bademcik iltihabı olayında nasıl davranılmalıdır?

Burada dikkat edilecek hususlar şunlardır:

1) Ateşin çıkmaması halinde kesinlikle hiçbir ilâç verilmemelidir.

2) Ateş yükselmişse kesinlikle aspirin ve benzeri ilâçlarla ateş düşürülmemeli, gerekiyorsa hekim tavsiyesiyle antibiotik alınmalıdır. Günümüzde çok yaygın olan Beta streptokoklar bademciklerden kana geçinceye ya da bademcikleri zorlayınca ateş çıkar. Bu durumda bakterilerin; kalp zarı, eklem yüzleri ve böbreklerde yerleşme tehlikesi söz konusudur. Özellikle antibiotik almadan ateş düşünce kanın etkili koruyucu maddeleri mikropları öldürmez. Böylece tehlikeye âdeta çanak tutarız.

Alınacak antibiotiğin hekiminiz seçmelidir. Bademcik iltihabının durumu ve çocuğu bünyesine göre antibiotik hekim tarafından seçilmezse birçok sakıncalar ortaya çıkar.

3) Kronik bademcik iltihabı çekenlere koruyucu antibiotik depolaması yapmanın faydasızlığı anlaşılmış ve terk edilmiştir.

Önemli olan kronik bademcik iltihabı olan çocukların ateşlerini zamanında fark etmektir.

Bademciklerin ameliyatı mes'elesine gelince: Uzun süren iltihaplanma nedeniyle görev yapma niteliğini kaybeden bademciklerin alınması doğaldır. Ancak bu kararı çocuk hastalıkları hekimi ve KBB uzmanının birlikte vermesi gerekir. Zira görev yapma kabiliyetini kaybetmemiş bir kademciği almak, sınırda en önemli karakolu kaldırma anlamına gelmektedir.

Mikroplarda vücud savunma sistemi arasındaki akıl almaz stratejiye ilginç bir kaç örnek daha vermek isterim;

a) Verem: Verem mikrobunun zarında mum yapısına benzer koruyucu bir madde vardır. Vücudun zehirleri, savaşçı askerleri bu yüzden verem mikrobunu öldüremez. Bu yüzden verem mikrobu vücuda girince, vücud, verem mikrobunu yutacak çapta bir dev hücre yapar (Langhans hücresi). Bu hücre, verem mikrobunu yutar; ancak, hazmedemez. Çünkü zarındaki mum benzeri madde bunu engeller. Bu kez vücud kendi hücresiyle birlikte verem mikrobu çevresine kireçten kat kat mezar örer. Nitekim verem mikrobu alıp da veremi atlatanların ciğerlerinde bu mezarlar röntgende kireçlenmiş noktalar halinde görülür. Bu savunmayı yapamayanlar ise vereme yakalanır.

b) Virüslerle savaşta deri altında sürdürülen savaş tekniği: Virüslerle, lenfositler ve kandaki bağışıklık zehirleri savaşır. Ancak bazı virüsler bu barajı yıkar. Bu kez deri altının gizli savunma sistemindeki mastiosit ve plazosiz hücreleri müthiş bir taktikle savaşa girer. Kızamık ve çiçekteki döküntüler bu savaşın imha noktalarıdır.

c) Dönen Humma - F. Rekurrens: Dönen humma mikrobu kanda dolaşan bir mikroptur. Vücut ilk karşılaştığı bu mikroba karşı önce seferberlik anlamına gelen ateşi yükseltir. Bu sırada mikrobu öldüren zehirleri hazırlar ve kana salar. Mikropların büyük kısmı ölür ve ateş düşer. Kaçıp kuytu bir doku aralığına sığınan mikroplar zarlarında bir değişiklik yaparak vücudun yaptığı antikorlardan etkilenmez hale gelir. Yeni ürettikleri nesiller de, bu yeni yapıyı temsil ettiği için, yeniden kana yayılır. Böylece yeni bir ateş krizi doğar. Vücut yeniden kana yayılır. Böylece yeni bir ateş krizi doğar. Vücut yeniden değişik antikor yaparak bu değişik kuşağı da öldürür. Yine kaçıp kurtulan mikroplar, bambaşka bir zar yapısıyla ortaya çıkar. Bu karşılıklı kimyasal savaş haftalarca sürer.

d) Son yılların kâbusu AIDS'de buna benzer durum çok ilginçtir. AIDS virüsü, üremeden yıllarca canlı ortamda yaşayabilir. Üremesi için gerekli besin ancak iki hücrede vardır. Bunlardan biri meni hücresi, ikincisi savunma hücresi olan lenfositler. Lenfosit gibi, mikroba göre tehlikeli bir canavar olan hücreden besin almak AIDS virüsü için hayaldir. Ancak meni hücresinden kendine gerekli besini rahatça alabilir. Meni hücreleri, döküldüğü kadın organından tekrar geriye aktığı için virüsün burada tırnak tutması zordur. Fakat anormal ilişki ile rektuma dökülen meni hücreleri orada kalacağından AIDS virüsleri hemen üremeye geçer. Bu üreme öyle hızlı ve çok sayıda olur ki, o bölgeye gelen lenfositlere bile rahatça saldırırlar. Bu kez lenfositler içerisinde üreyerek tüm vücuda yayılırlar. Normal bir insanın AIDS'e yakalanması imkânsızdır. Nadir de olsa kan yoluyla intikallerde de, sayı çokluğu ve lenfositlere saldırma azgınlıkları rol oynamaktadır. Yine de sağlıklı lenfositlerin elinden bu virüsün kurtulması çok zordur. Bu yüzden AIDS, sefih hayat yaşayarak bağışıklık sistemini yıkanların barınağı olmaktadır.

Kuduz virüsü bile lenfositler tarafından kolayca öldürülür. Ne var ki, biomatematik bilinç, kuduz virüslerine birşey öğretmektedir:

«En kısa yoldan beyine gidin, çünkü orada lenfosit yoktur.»

Beyin sıvısında lenfosit olmasına karşılık, beyin dokusunda çok hassas elektronik olaylar geçtiğinden lenfositler bu bölgelerde dolaşamaz ve bu biyolojik sırrı kuduz virüsü bilmektedir.

Şimdi çok daha ilginç bir savunma örneğine geçiyorum:

Kansere karşı vücut nasıl korunuyor? Vücutta çeşitli citabiolojik nedenlerle bir kanser hücresi doğabilir. Özellikle hücre bölünmeleri sırasında çeşitli etkilerin olumsuz baskıları sonucu bu tarz anarşik bir hücre meydana gelebilir. Bu hücreleri kim ve nasıl kontrol edecek? On yıl önce bu sorunun cevabı tesbit edildi: Kanserli bir hücreyi lenfosit dediğimiz kanın savaşçı hücreleri öldürürken resmi çekildi. Bundan sonra da lenfositlerin kanser hücresini nasıl izlediği, nasıl tesbit ettiği araştırıldı. Otuz yıldan bu yana organ nakilleri başladığı zaman, nakledilen organın geldiği vücutta hoş karşılanmadığı ve lenfositler tarafından tahrip edilip, yok edildiği biliniyordu. Hatta bu yüzden organ nakilleri sırasında lenfositlerin faaliyetleri asgari düzeye indiriliyordu.

Lenfositlerin yabancı hücreyi tanıma olayı nasıl cereyan etmektedir? Lenfositler kemik iliğinde yapıldıktan sonra bunlardan bir kısmı kanda genel hizmetler cetveline girer. Bir kısmı ise timus dediğimiz salgı bezine giderek 10 gün tahmin edilen bir süre içinde eğitilir. Bu eğitim, vücudun normal hücrelerinin zarlarındaki farklı biolojik şifre kodlarını öğrenme faaliyetidir.

Bu eğitimden geçen vücudun en savaşçı hücrelerine insan biolojisinin en tehlikeli silâhı verilecektir. Bu lenfositlere özel bir isim verilir (T Lenfositler). Ve taşıdığı silâh hücre öldüren DNA-AZ'lardır. Bu zehirler lenfositlerin zarına monte edilir ve fazla miktarda monte edilerek yanlışlıklara yol açmamak için zehirler az miktarda yerleştirilir.

Ayrı bir tip lenfositler (B Lenfositler) de yedek silâh taşıyıcılardır. Bunlar savaş yeteneğine sahip değildir; T Lenfositleri izler, onlara bu tehlikeli silâhı gerektikçe verirler.

«T Lenfositler» tüm vücudu sabahtan akşama kadar dolaşırlar. Aşağı yukarı bir hücre önünden günde on kez geçerler. Hücre zarında en ufak bir şüpheli kod şifresi gö­rülürse hemen parola soran asker gibi bu biolojik kodu kontrol eder, normalleri tutmuyorsa hemen o hücreye değiverir. Bu bordolama kanserli hücrenin ölümü için kâfidir. Tabii bu arada kanser hücresiyle birlikte herhangi bir mikrop ya da ters yapıdan nakledilmiş bir organ hapı yuttu demektir.

İşte biz, her doğan yeni hücresi aralıksız kontrol edilen ilâhi biomatematik sistemin böyle bir garantisinde farkına varmadan hayatımızı sürdürürüz.

Peki nasıl kanser oluyoruz?

Eğer bu kontrol aksarsa, meydana gelen kanser hücresi kısa zamanda ürer ve sayısı 7 milyarı bulan minik bir kanserli doku doğar. Bu kez, vahşi doku lenfositleri öldüren salgı salmaya başlar. Gerçi lenfositler bu dokunun etrafını sarar ve büyümesini engeller. Ancak, dokuya sokularak kanser hücrelerini tümden öldüremez. Nitekim kanserli doku etrafında daima lenf birliklerinden kurulu çeşitli barajlar vardır. Bu bariyeri yanlış bir cerrahi müdahale ile yıkarsanız kanser tüm vücuda yayılır. Eskiden bu hata biopsiler sısarında pek sık yapılırdı. Modern kanser cerrahisinde ise müdahale şimdi lenfosit ve lenf merkezlerinin iz sürücü önderliğinde yapılmaktadır. Kanser cerrahisinde artık kanserli bir doku çıkarılırken, lenf merkezlerinin en uzak noktalarda verdiği «tehlike var» işareti çizgisinde geniş ve derin biçimde bir yol izlemektedir.

Biomatematik program bilinci ilâhi ilmin sonsuz sırlarını hayatın her noktasında kaderleştirmiştir.

Bu kavranması güç ilâhi hikmeti, şimdi başka bir dünyada; cansızların fiziğinde seyredeceğiz.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Haluk Nurbaki | Madde Işınlar ve Ötesi

1. BOYUTLAR VE ETKİLER

Evrenleri, onun sırlarını anlamak konusunda kavranması en güç konu boyutlar ve etkilerdir. Evren ve onun sırları konusunda tüm yanılgılar boyut ve etkiler üzerinde kavram hatalarımızdan gelir. Fizik ilmi geliştikçe bu kavram hatalarını en az düzeye indirmiştir.

Boyutları insanlar önce yönler şeklinde kavramıştır: Doğu-Batı gibi. Sonraları boyutları, mekân tanımlarında en, boy, derinlik olarak tanıdı. Böylece boyutlar evreni tanımanın en önemli özelliği olarak bilindi. Bir eşyanın tarifi, onun şekli; farkına varsak da varmasak da onun en, boy, derinlik sistemi içindeki yerini tanımakla mümkündür. Bir şeyin büyük ya da küçük olması, şekli hep bu mekân içindeki geometrik duruşuna bağlıdır. Şu halde varlıkların temel niteliği, mekânın görülmeyen, fakat varlığı temel olan, bu gizli boyutlardan kaynaklanır. Genel olarak büyüklüğe, küçüklüğe, uzaklıklara, mesafelere temel olan bu geometrik özelliğe boyut diyoruz. Dünyamızda belirgin olan boy, en, derinlik kavramları, boyut sistemleri açısından bize yeterli geliyor. Ancak, evreni tanırken boyut kavramımızı biraz daha genişletmek zorundayız.

Einstein, kendisinin fiziğe getirdiği dahiyane buluşların nedenini soran bir dostuna: «Ben boyutları diğer bilim adamlarından daha iyi biliyorum» demişti.

Şimdi de çevremizi biraz daha tanımanız için boyutların etkisini kaba çizgilerle tanımlamak istiyorum. Bir cismin şeklî varlığı üç boyutlu bir mekânda: en, boy, derinlik açışından boyutlardaki izlerine tâbidir. Sertlik ya da yumuşaklığı o eşyayı meydana getiren zerreciklerin sıklığı ya da gevşekliğinin bir ifadesidir. Bir kâğıdın moleküllerini sıklaştırırsanız bıçak gibi keser. Şu halde bir cismin mekândaki boyutlara göre aldığı duruş, eşyanın dış yü­zündeki özelliklerin tümünün karakterini temsil eder.

Renkler de, mekânda ışınsal etkilerin boyut ve mesafelere nisbeten değişimlerinden doğar. Bunu bir bahis olarak inceleyeceğiz.

Demir neden demirdir? Su neden sudur? Sorusunun cevabı da minik mekânlarda boyutlarla ilginin bir başka görüntüsüdür.

Var olan bir nesne nedir? Boyutlarla nasıl ilgi kurmaktadır? Sorusu ise binlerce yıldır bilinmez görünümde kalmıştır. Halbuki fizik bu soruya artık yaklaşık bir cevap verebilmektedir:

Empuls (etki) dediğimiz güç, boyutlar sistemine yansımakta ve geometrik bir pozisyon yakalamaktadır. Bu onun varlığıdır. Farklı pozisyonlar farklı varlıkları meydana getirmektedir. Varlıkların hepsi temel etkinin boyutlarda kazandığı matematik bir değerdir. Işınların, atomun özü bu tanımla özetlenmektedir.

Şu halde, evrenin varlığı önce bu boyut meselesidir. Boyutları evrenin çatısına ya da iskeletine benzetebiliriz. İkinci unsur ise empuls (etki)'dir. Etki, bir kudretin boyutlara sistemli bir uyumudur. Bu uyum sonucu varlıklar meydana gelir. Kudreti boyutlar dışında tanıyamayız. Ancak,kudret boyutlara etki şeklinde yansıyınca fark edebiliriz.Boyutlara, daha doğrusu bildiğimiz boyutlara yansımayan kudret bizim için gayb âlemindedir.

Yapılan fizikî incelemeler göstermiştir ki: Bir etki ne kadar şiddetli ise; boyutlar sisteminde o kadar ince bir uyum kanalı seçer. Ne kadar zayıfsa o kadar kalın mekân uyumu sağlar. Etkinin mahiyetini uzun yıllar bilim tartışmıştır. Önceleri, enerji tanımı halinde çeşitli enerjiler var saymıştır. (Kimyasal, potansiyel, kinetik, câzibe v.s.). Sonradan etkinin tek olduğu ve ilerde inceleyeceğimiz kuvantumda sembolleştiğini kabul etmiştir. Bugün kudretin bize yansımasını seçtiği mekân büyüklüklerine göre dört değişik fazda tanıyoruz:

a) Gravidasyon enerjisi,

b) Elektomanyetik enerji,

c) Zayıf interaksion enerji,

d) Kuvvetli interaksion enerji,

Önce bu kudret kavramlarını tanıtmak istiyorum.

Bir varlık ne kadar büyük mekânda mevcudiyetini sürdürüyorsa enerji bağımlılığı o denli zayıftır. Meselâ galaksi ve gezegenler enerjinin en zayıf görünümü sayılan câzibeyle varlıklarını sürdürürler. Arz güneş arasındaki ilgi de böyledir. Halbuki arz üzerindeki varlıklar câzibe enerjisinden etkilenmekle birlikte, kendi aralarında bu enerjiyi kullanamazlar. Çünkü arz üzerindeki cisimler küçüktür, câzibeleri yok denecek kadar zayıftır. Arzda iki taş parçasının ya da iki metal topun birbirlerini çekmesi düşünülmez.

Bu kez, elektromanyetik enerji devreye girer. Gezegenlere göre çok küçük sayılan iki bilyenin etkileşimi ancak elektromanyetik enerji aracılığı ile olabilir. Aslında tek olan eletromanyetik kudreti biz elektrik ve mıknatıs enerjisi şeklinde tanımışızdır.

Molekül ve atom çekirdeği gibi çok küçük sistemlerde, bu enerji de sistemlerin dengesi için yetmez. 0 zaman intereksion enerjisi devreye girer. Bu enerji câzibesinin milyarlarca misli etkidedir.

Cisimler küçüldükçe onları dengeleyen etkilerin şiddetle güçlenmesine bir nokta koyalım. Zira bu olay boyutlar kavramımızı açmaya yardımcı olacaktır.

Başka önemli bir konu da zaman olayıdır. Yine cisimlerin mekânda işgâl ettikleri alan büyüdükçe onların varlıklarını sürdüren zaman olayları büyümektedir. Meselâ arz, güneş etrafını 365 günde döner. Fakat galaksi etrafını 250 milyon yılda döner. Şimdi cisimleri hızla küçültelim. Atom çekirdeğinde en uzun zaman, elektronun çekirdek etrafında dönüşüdür. Bu dahi çok kısa bir zamandır. Takriben bir saniyenin yüz binde biri kadar kısa bir zamandır.

Atom çekirdeğindeki olaylar ise on milyarda bir saniye gibi akıl almaz küçük zaman birimlerinde cereyan eder. Acaba zaman ve enerji neden tanıdığımız boy, en, derinlik gibi boyutlar sistemine paralel faaliyet göstermektedir; yani, mesafeler azaldıkça zaman küçülmektedir?

Einstein ve Heisenberg zaman ve enerjinin birer boyut olduğu inancındadır. Bir kere zaman kesinlikle bir boyuttur. Yani, en, boy, derinlik gibi evrenin bir iskelet unsurudur. Enerjinin boyut ilgisi yalın değildir. Evrenin en önemli boyutlarından olan manyetik yön ve duvarların kudrete etkisi onu boyut paralelinde göstermektedir.

Zamanı inceleyeceğim zaman bu konuya bir kez daha ayrıntılarıyla değineceğim.

Demek ki, varlıklar empuls (etki) dediğimiz kudretin boyutlar sistemine yansımasından doğmaktadır. Ve de, eylemleri tamamen matematiksel bir program niteliğindedir. Kudret evrenin belli bir noktasına intikal edince, şiddetine göre boyutlar sisteminde bir şekil çizer. Tıpkı matematiksel bir denklemin grafiği gibi, o boyut sisteminde boy, en, derinlik ve zaman ilgileri bir raks meydana getirir. İşte yeni bir varlığın kaderi böyle başlar. Ve eylemi matematik ve fizik açıdan bir bağımlılığın programı içinde sürer. Uzay bölümünde bu konuyu tüm ayrıntılarıyla örnekleştireceğim.

Madde ve madde ötesi kavram çelişkileri işte boyutlardaki bu inceliği anlamazlıktan gelir. Boyutlar en, boy, derinlikten ibaret olsaydı, elbette madde ötesi yalnız düşüncelerde kalırdı. Halbuki evren çatısında bugün çok iyi anlıyoruz ki tanıdığımız bu üç boyuttan farklı pek çok boyut vardır. Bunlardan dördüncü boyut zamandır ve kesin olarak fiziğe böyle tescil olmuştur. Beşinci boyut manyetik eylem boyutudur.

Boyutlar arttıkça görüntüler ve eylemler akıl almaz değişimlere uğrar. Meselâ insan manyetik eylem boyutuna yansıyabilse bugün gitmeyi hayal ettiği galaksilere bir kaç saniyede ulaşır.

Şimdi empuls konusunda son yıllarda fiziğin kavramlarını değiştiren gerçekleri açıklayacağım:

Mutlak vakum sağlamak, fizik laboratuarlarında önemli bir uğraşı ve merak konusudur. Mutlak vakum, tıpkı bir ampulün havasını boşaltmak gibi ışınları kolay nakletmek amacından kaynaklanmıştır. Ancak, çelik özel basınçlı kaplarda boşaltma ve tam bir boşluk yaratma oldukça güç sağlanır. Fakat bugün fizik bu noktaya erişmiştir. Böyle bir vakum sağlanınca, o mekânda hiçbir şeyin kalmadığı boşluk meydana gelmiş olması gerekir. Ne var ki mutlak boşluk sağlanınca bu alanda başka yeni enerji birimleri raks etmeye başlamıştır. (Prof. Paul Davies)

Bu olay, boyutlarla evrenin her noktasında daimi var olan empuls'un hârika bir sürprizidir.

Madde bitti, tam boş bir mekân elde ettik sanırken; madde mekânın dışından yeni empulsların gelmesi bir anda madde ve üç boyut kavramını yerle bir etmiştir.

Olayı tesbit eden ünlü teorik fizikçi Prof. Paul Davies'e «olayı nasıl yorumluyorsunuz?» denince:

«Allah'ı inkârı yasaklıyorum» demiştir.

Bu bahsi. ikinci bölümü tamamen okuduktan sonra bir kez daha gözden geçiriniz. Zira kavranması zor olan bir çok noktalar daha iyi anlaşılacaktır.

Etki ve boyutların bir başka noktadan seyredilmesi, onun kavranmasındaki güçlükleri azaltacaktır.

Şimdi câzibe ve kudretin tanınmasına geçiyorum:

2. CÂZİBE VE KUDRET

Fizik dilinde daha çok «gravidasyon» sözcüğü altında tanınan, fakat pratik bilgilerde «câzibe» diye tanıdığımız çekim sırrı nedir?

Özellikle cisimler büyüdükçe birbirlerini şiddetle çekmektedirler. Evrenin temel yasaklarından biri olan câzibeyi anlamak pek güçtür.

Câzibeyi büyük ünitelerde seyredince varlıkların var olmasını güçleştiren bir unsur olarak seyretmek mümkündür. Çünkü bir varlığın var olması için mekânda belli bir mesafede yer tutması gerekir. Halbuki evrende çeşitli mekânlarda yer tutan yıldızlar, güneşler, gezegenler diğerleri tarafından şiddetle çekilmektedir. Eğer evrenin ilâhi bilinci cisimlere dönmeyi öğretmese idi, tüm galaksiler birbirleri üstüne yapışarak tek bir cisim haline dönüşürdü.

Halbuki, her var olan yeni yıldız, kendini çeken güçlere karşı dönme eylemiyle zıt bir güç kullanarak ona yapışıp yok olmaktan kurtulur. Bu eyleme jiroskobik dönme eylemi denir. Yalnız bu olay dahi evrende ilâhi bilincin varlığını kaçınılmaz şekilde isbata yeter.

Son yıllarda astro-fizik çalışmalar akıl almaz bir olayı daha ortaya koydu: Galaksi sistemlerinin câzibesi milyarlarca yıldızın jiroskobik enerjisiyle kıyaslanırsa, jiroskobik dönme enerjisi bu câzibeyi yenmeye yetmemektedir. O halde değirmenin suyu nerden gelmektedir?

Astrofizikçiler tüm galaksilerin evrende başka boyutlardan enerji aldıklarını savunmaktadır. Bu enerjiye «madde ötesi madde» demişlerdir. Daha evvel atom çekirdeğinde çevreden böyle enerji borçlanma yeteneği bir çok fizikçiler tarafından savunulmuştur.

Bütün bunlar gravidasyonun özündeki akıl almaz manyetik basıncın tabii sonuçlarıdır. Şimdi gravidasyonun nedenine yaklaşmaya çalışacağız.

Bir önceki bölümde gördüğüm gibi gravidasyon (galaksilerde) olsun, interaksion (atom çekirdeklerinde) olsun, temel manyetik bir eylemdir. Daha doğrusu biz arzda bu etkiyi mıknatısdan tanıdığımız için daha rahat bu kelimeyle ifade edebiliyoruz.

Halbuki gravidasyona yataklık yapan manyetik etki, evren boyutlarında kompitürize olmuş bir etkidir. İlâhî kader çizgisinden fırlayan bir empuls, boyutlar sistemine yansıyınca otomatik bir eylem kazanır. Sanki o empulsu boy, en, derinlik tarafından ayrı ayrı yanlardan çekilir gibi etkiler. Empuls boyutlardan gelen bu farklı etkiler karşısında bir raks harekâtına dönüşür. Bu olaya kuvant varlığı diyoruz. Bu yüzden enerjinin, dolayısıyla tüm maddesel varlıkların temel ünitesi olan kuvant için, müstakil bir varlık yerine bir eylem tanımı daha doğrudur. Schrodinger, bu eylem için: «ne kesiklidir, ne de devamlıdır» diyor. Bu dev fizikçi, boyutları çok iyi anladığı için, empulsun boyutlardan gelen manyetik güce karşı raksını böyle tanımlıyor. İşte câzibe, ışınlardan atoma kadar bir eylemler zinciri işerisinde bir tarz varlığını koruma eylemi olarak teşekkül ediyor. Boyutlardan gelen müthiş manyetik baskı kuvant raksına kader çizerken, kuvant da ilâhî bilinçden var olma çaresi istemekte ve gravidasyonla takviye olmaktadır.

Böylece gravidasyon kuvantları bir arada toplayıp onlara manyetik baskı karşısında varlığını sürdürme imkânı vermektedir. Önce değindiğim gibi gravidasyonun tekleşme tehlikesini de jiroskobik hareket dengelemektedir.

Evet aziz okuyucularım, evrenin sonsuz nakışları böylece ilâhî bilincin (ilm-i kül) ilâhî kudretle iç içe âhenkleşmesi hikâyesidir.

Sonsuz küçükten, sonsuz büyüğe kadar bitmeyen güzellikler panayırı böyle iç içe mîmarinin bir ihtişamlar dekorudur. Değişimler, sonlaşmalar, yeniden yaratılmalar, onun rengârenk ışıkları ve bitmeyen senfonisinin nağmeleri ilâhi ihtişamı sergiler durur.

Şimdi evrenin bu sonsuz ihtişamını kat kat boyutlardan geçerek seyretmeye çalışacağız.

Önce çevremizdeki dünyanın her noktasında var olan minikler evrenini izleyeceğiz. Atom ve moleküller, aslında küçüklerin en küçüğü bu minik üniteler başlı başına birer galaksidir. Bunları anlatabilirsem uzayı kavramamız da daha kolaylaşaçak.

3. ATOM ÇEKİRDEĞİ VE MOLEKÜLER İHTİŞAM

Evrenin esrarlı varlığı atom, binlerce yıldır insanoğlunun en büyük merakı olmuştur. Buna rağmen tanınamamasının nedeni, çok küçük oluşudur. Bir gram metalde milyar kere milyar kere milyon atom vardır. Böylesine küçük varlıkların, gözle görmek şöyle dursun, herhangi bir aletle görülmesi de söz konusu değildir.

Atomun küçüklüğünü kavramak için pratik bir örnek veriyorum:

Bir toplu iğne ucundaki atomları saymak için 200.000 nüfuslu bir şehrin halkı görevlendirilirse, herkes eline bir cımbız alarak saniyede iki atom saysa 200.000 kişi iğne ucundaki atomları ancak iki ayda ayıklayıp sayabilirdi.

Böylesine küçük bir varlığı nasıl tanıyacağız? Bunun için en kolay düşünce; kendimizi atomdan küçük bir ziyaretçi kabul edip, onun dünyasında bir geziye çıkmaktır. Bugün için teorik fiziğin bulduğu, sonra laboratuvarlarda bize ispatladığı bilgileri ele alarak atom çekirdeğine bir gezi yapacağız.

Bir önceki bölümde gördüğümüz câzibe ve kudretin etkilerini bu minik evrende aynen göreceğiz.

Girdiğimiz atom dünyasının merkezinde önce boyutlara karşı eylem yapan kuvant birimlerini seyrederiz. Bunlar boyutlardan gelen manyetik anafora dayanmak için aralarında gravidasyon oluşturuyorlar. Ancak, bu gravidasyon câzibe değil, interaksion şeklinde yansımaktadır.

Kaba hatları ile nötron ve proton dediğimiz zerrecikler aslında titreşen şiddetli enerji birimleridir. Yani birer kuvanttır. Protonlar boyutların yönlerine dik bir eksende titreştiğinden, çevresinde bir tarz manyetik gerilim yaratır. Biz buna elektriksel etki gözüyle bakıyoruz.

Böyle manyetik eksenlere dik düzlemlerde hareket eden bir kuvant, çevresinde elektromanyetik bir kuvant alanı gizler ki, buraya gelen kuvantı elektron olarak tanırız.

Demek ki, atomun merkezinde iki tip kuvant titreşimi vardır. Biri nötron dediğimiz ve boyutlara paralel titreştiği için manyetik kuşaklar yaratmayan zerrecik, biri boyutlara dik eksende titreşip, etrafında manyetik kuşak yaratan proton. Birbirlerinden farklı cisimler, proton sayıları farklı çekirdekleri temsil etmektedir. Meselâ karbon çekirdeğinde altı proton vardır. Çevresinde altı protona yataklık yapacak manyetik etkiye sahiptir. Azotta yedi proton vardır. Çevresinde yedi elektron için yeterli manyetik imkân vardır.

Çekirdeğe ait temel bilgilerimizi tamamlayınca atomun uzayı sayılan bu manyetik kuşaklara döneceğiz.

Şimdi çekirdekte kuvant birimlerinin nasıf bir arada kalabildiklerini inceleyeceğiz. Bu olay evrenin en önemli sırlarından biridir. Konuya yaklaşmak için bir benzetme yapacağım. Nötron ve proton kuvant birliklerini, hiç benzememekle beraber, birer futbol topuna benzetelim. Bir atom içinde yedi nötron yedi proton olsun (Azot atomu).

Proton topları boyutlar eylemini aynı yönde etkilediğinden birbirlerini iterler. Bunları bir arada tutan nötronların şiddetli interaksionlarıdır. Bu on dört top atom çekirdeği mekânına nasıl yerleşmeli ki, bir arada kalsın. Yedi tane itici ile yedi tane çekici etki eğer iyi dengelenmezse; ya fırlar gider, ya da birbirleriyle çakışır. Halbuki çekirdekte 14 topun bir arada kalması, birbirlerine değmemek şartı ile ayrılmaz bir birlik sağlamaları gerekir. Bunun için 14 topun üç boyutlu, hatta zaman boyutu ile birlikte dört boyutlu sistemde belli mekân noktalarında belli açılarla kalmaları gerekir. Bu topların her birinin nerede ve birbirlerine karşı kaç derecelik bir noktada bulunmalarının hesabı fevkalâde zordur. Zira birinci protonu ikinci protona yapışmaktan koruyacak nötron aynı zamanda sağındaki, solundaki, altındaki ve üstündeki proton ve nötron toplarını da etkileyecektir. Bir yerde 14 top birbirlerini hem iterek hem çekerek etkileyecek ve birbirlerine değmeden ve dağılmadan bir arada kalacaktır.

Atom çekirdeği merkezindeki bu akıl almaz denge hesabını ancak ilâhî evren bilinci yapmakta ve saniyenin 10 milyarda birinde dengeyi kompitürize etmektedir. Bunu nerden biliyoruz? derseniz; sükûnetteki bir atom çekirdeğine dengeyi sarsacak bir nötron fırlatırsanız, denge bir saniyenin on milyarda birinde hemen tekrar sağlanmaktadır. Dengenin nasıl korunduğunu bahsin sonunda anlatacağım. Atom çekirdeğindeki bu kadar hassas dengenin milyonlarca sene korunması akıl alır bir hesap sırrı değildir. Düşünün ki, çekirdeğinde yüzden fazla nötron, bir o kadar proton bulunan atom çekirdekleri vardır. Bunlarda dengeyi geometrik yerleşim açısından bir tahayyül edin. Birinci nötron, 100 proton ve 99 nötrona etki yapmaktadır.

İki nolu nötron da aynı, her bir proton için de mes'ele aynı. Üç boyutlu bir sistemde çekirdek mekânında bir tek noktadan 4000 kuvvet çizgisi geçmektedir. Sonra küresel bir hacimde bu noktaların üçlü koorinatla entegrasyonu, sonsuza varan hyperobik bir silindiri temsil edecektir. Ve bu hesap bir âlimler heyetine yaptırılsa bir atom çekirdeğinde dengenin sağlanma hesabı binlerce yıl sürerdi. Halbuki biomatematik denge bu işi saniyenin 10 milyarda birinde yapmaktadır.

Bu denge sağlanırken nötron ve protonların ortak koordinatlarında müthiş bir titreşim meydana gelir. Bu titreşim akıl almaz bir melodi gibi hârika bir âhenge sahiptir. Ve elbette her atom için bu titreşim farklı olacağından her atom çekirdeğinin bestesi başka bir şarkıdır. «Nükleer Manyetik Rezonans» denilen bilim şubesi tüm atomları ve molekülleri çok kuvvetli manyetik bir alana salınırsa, bu titreşimler şiddetlenir. Şarkının yapısı değişmez; işitilir, kaydedilir, fotoğrafı çekilir hale gelir.

Evrenlerin bu en küçük temsilcileri olan atomların bestelerini öğrenince her gezdiğiniz yerde, toprağa basarken bir orkestra salonuna bastığınızı hiç unutmayınız.

Şimdi bu çekirdeğin ihtişamlı merkez yapısından atomun uzayına geçiyoruz. Bu gezi sırasında atom çekirdeğini bir kente benzeterek, onun semasına bir göz atınca arzın uyazından hiç de eksik olmayan bir manyetik ihtişamın seyrine geçtiğimizi unutmayın. Üstelik bu kentten, uzayına doğru binbir maytap atılmaktadır. Notron-Proton dengeleri sırasında binlerce fren ışını, nötrinolor, çekirdekten onun uzayı olan manyetik kuşağına doğru fırlar durur.

Atom çekirdeği etrafındaki küresel mekânda, kendiliğinden yedi manyetik kuşak teşekkül eder. Bunların nedeni protonların elektromanyetik nitelikleridir. Bu kuşaklar birbiri üzerine çakılı değil, belli uzaklıklara yansımış manyetik orbitlerdir. Bu nedenle de atom çekirdeğinin etrafında hâleleşen elektronlar, farklı mesafedeki kuşaklara belli şartlarda yerleşirler. Çekirdeğe en yakın kuşak küreseldir. Bu kuşakta ayrı yörüngelerde iki elektron birimi eğle­şebilir. Onlar için bu kuşak çok zor yaşanan bir kuşaktır. Marifetli jiroskobik hareketleri ile çekirdeğin fırtınayı andıran manyetik alanına düşmekten kurtulurlar.

Manyetik kuşakların diğerlerinde 8, 18, 32, 18, 8, gibi sayılarla elektron eğleşebilir. Birinci manyetik kuşak dolmadan diğerlerine elektron kabul edilmez. En dış manyetik kuşakta da daima 8 elektron eğleşir. Atom merkezinden dışa doğru elektronların yörüngesi, daha doğrusu manyetik kuşaklar elipsoid olur.

Demek ki, atom uzayına bakınca yüzlerce yıldızın renk renk, ışık ışık dönüşlerini seyredebiliriz. Bu manyetik kuşakta elektronların ayrı manyetik etkilerde kaldığını düşünürseniz, onları seyrederken neden renk renk dediğimize hak verirsiniz. Elektron da bir kuvanttır. Boyutlara karşı bir etkinin yaptığı raksı temsil etmektedir. Bu nedenle ona cisimsel bir kılıp verip, bilye gibi düşünmek pek hatalı olur. Elektronların çekirdek etrafında dönüşlerinde en büyük zorluk elips bir yörüngede merkeze karşı etkinin değişmesidir. Elipsin uzak noktalarında hızı yavaşlatarak, yakın noktalarında hızlanmak gibi akıl almaz hesapları elektron nasıl yapıyor dersiniz? «İçgüdü» derseniz, başınızda kuvant kitabını parçalarlar.

Elektron kuvantları çekirdek çevresinde dönerken yalnız dümdüz dairesel bir hareket yapmaz. Zarif bir titreşim

hareketiyle yörüngesini dantel gibi işler. Ayrıca, manyetik şipin hareketi dışında manyetik eğilme yapar. Özellikle bu son hareket elips yörüngesinin zor noktaları olan en yakın ve en uzak noktalarda meydana gelir ve elektron bir derviş gibi eğilerek adeta çekirdeği selâmlar.

Elektron bir saniyede 100.000 kez döner. Manyetik eğilmenin bariz noktaları dört kez tekrar edince, bir elektron, atom çekirdeğine kıyasla saniyede 400.000 manyetik eğilme kazanır.

Elektronların bulundukları manyetik kuşakta sarsılmaları, titreşimleri, çeşitli boylarda ışınların salınmasına neden olur. Örneğin atom çekirdeğine yakın manyetik kuşaktaki bir elektronun sallanması sonucu «x» ışını çıkar.

Elektronların en dış manyetik alandaki eylemleri ise çok şaşırtıcıdır. En dış manyetik kuşakta sekizden az elektron varsa atom sistemi bunu sekize tamamlamak ister. Ancak, atomun dışında dolaşan serbest bir elektron bu kuşağa kabul edilmez. Başka bir atomun dış kuşağındaki elektronla ortak bir sistem kurulur. Daha doğrusu temayül bu yöndedir. Bu kez moleküller ortaya çıkar. Şu halde moleküller dış halkalarında elektronları ortaklaşa kullanılan sistemlerdir. Bu sistemlerin en hareketli taraftarları dış halkasında 7 elektron bulunduran cisimlerdir. Bunlar hemen 8'i tamamlamanın becerisi içinde sistemleşiverirler. Hatta patlamalı, alevli birleşmeleri sergilerler. Hidrojenle potasyumun birleşmesi gibi.

Dış halkasında iki elektron bulunduran cisimlerle altı elektron bulunduran cisimlerin de alış verişleri kolay olur. Bazen ortaklaşa elektron kullanma işi bir çok atom biriminin birlikte ortaya koyduğu geniş aile şirketleri şeklinde olur. Böyle muhteşem bir molekül, canlılar bahsinde gördüğümüz DNA molekülüdür. Böyle bir molekülde otuza yakın atom çekirdeği etrafında yüzlerce elektronun raksı gerçekten galaksiler gibi muhteşemdir. Canlı, cansız; gördüğümüz her eşya, moleküllere bağlanan akıl almaz denge zevklerinden meydana gelmiştir. Moleküller daha rahat dengelere geçmek için yeni bir bileşimler peşinde koşar. Ve böylece evrende binbir şekil, daha yenilerini kovalar durur. Bu konuyu tekrar değineceğim. Şimdi atom ve moleküllerle ilgili önemli bazı konuları izah etmeye çalışacağım.

A) ATOM ÇEKİRDEĞİNDEKİ DENGE OYUNLARI:

Atom çekirdeği, etrafında taşıdığı manyetik alanlar sayesinde çeşitli kuvantların ona girip dengesini bozmasına karşı korunmuştur. Ancak, nötron dediğimiz; elektromanyetik ilgileri olmayan kuvantlar atom çekirdeğine rahatça girebilir. Ve de büyük problemler yaratır. Bu yüzden, evrende özellikle dünyamızda serbest nötron kuvantları dolaşamaz. Ancak nötron salan bazı radioaktif maddeler vardır. Uranyum 235 gibi, ya da ışınlanmış Beril metali gi­bi. Acaba bir çekirdeğe bir nötron girerse ne olur?

Daha önce, çekirdekte dengenin ne denli zor olarak sağlandığını anlatmıştım. Bin bir matematik denge hesabıyla kurulu çekirdeğe bir nötron girince tüm denge altüst olur. Ne var ki, evrenin akıl almaz matematik ve fizik kompitür sistemi saniyenin 10 milyarda biri kadar bir zamanda çareyi bulur ve dengeyi yeniden kurar. Bu çare küçük çekirdeklerde nötronun protona çevrilmesi şeklinde yerine getirilir. Ve böyle fazla nötron alan bir çekirdek Beta işini salar. Daha büyük çekirdekler, hem aynı operasyonu yaparak nötronu protona çevirir, yani Beta ışını salar; hem de oldukça karışık olan çekirdek dengesindeki yerleşimi sağlamak için Gama ışınları salar. Bu ışınların çekirdek içinde denge amacıyla salınan leptonlardan geliştiği sanılmaktadır. (Elektron-Pozitron-Nötrino-Antinötirono.)

Bu denge olayında, atom çekirdeğindeki enerji ihtişamını daha yakından görmek fırsatı doğmaktadır.

Çekirdekte ışın salarak denge kurma olayının en ilginç yanı ışın salma süresinin önceden bilinmesidir. Bir çekirdeğin dengeyi sağlamak için ışın salma süresi saniyenin yüzde biri ile milyonlarca yıl arasında değişir. Ancak, her çekirdek için bu süre önceden bilinmektedir. Acaba bunun önemi nedir?

Burada iki önemli nokta var:

a)Işın, çekirdeğe giren yabancı nötronu değişikliğe uğratarak kurulan bir denge sonucu salındığına göre; acaba neden olay kısa sürede geçirilemez de icabında yıllarca sürer?

Meselâ iki tane fazla nötron taşıyan karbon, beş bin yıldan fazla bir süre ışın salıyor. Bunun cevabını vermek kolay değildir. Zira karbon atomunun fazla nötronu çekirdeği içinde hemen protona çevirerek denge işini bitirmesi gerekirdi. Halbuki olay yıllarca sürüyor. Diğer taraftan buna benzer bir dengeyi, bir fazla nötronu olan Karbon 13 birkaç saniyede bitirmektedir. Orta ağırlıktaki çekirdeklerde gama ışını, nötronla-protonlar arasındaki devamlı paslaşmalar ve dönüşümlerden doğar. Böylece radioktivite denen hârika bir fizik olay meydana gelir.

Karbon 14'de olduğu gibi bazı radioaktif maddelerde ışın yayma olayı çekirdek dengesi mantığını aşar ve bir hizmet sırrına ulaşır.

b)Radioaktif bir çekirdeğin, yani denge için salınan ışının süresi evrenin hârika bilim kompitürünce hesaplanmıştır. Bir çekirdek fazla bir nötron karşısında, ne kadar ışını, ne kadar sürede salacaksa önceden bir programın matematik yasası şeklinde belirlenmiştir.

Bu gerçek yalnız dünyamız açısından değil, tüm evren açısından da geçerlidir. Ve de evrenin her yerinde büyük bir denge sırrı tüm karmaşık olaylara rağmen daima vardır. Böylesine akıl almaz bir denge programının nasıl olup da, önceden yasalaştığını lütfen bir düşünün. Muhyiddini Arabî Hazretlerinin «akl-ı kül» dediği ilâhî bilim programının yazgısı bir tek atom çekirdeğinde bile şaşmaz biçimde gözlenir.

B) RADYOAKTİVİTE:

Radioaktivite demek ışın salan atom çekirdeği faaliyeti demektir. Görünüşte çekirdeğin bir denge problemi sanılır. Halbuki radioaktivite evrenin muhşetem bir fizik sırrıdır: Bu kâinatın temelinde, dünyamızda tanıdığımız doğal radioaktivite hikmetleri yatmaktadır. İnsanların öldürme ve savaş hissi ile zorladıkları nükleer enerjiden insanlar o kadar korkutulmuştur ki; kaplıcaların şifa veren sırrını, Karbon 14'ün dünya biyolojisindeki akıl almaz etkinliğini düşünen bile kalmamıştır.

Önce kaplıcaları özetlemek istiyorum:

Arzın derinlerinden fevkalâde az oranda radioaktif sodyum, demir çekirdekleri taşıyarak bu gelen hârika sular; binbir derdin devasıdır. içilerek alınan sular (maden suları) sindirim sisteminde tüm eskimiş hücreleri tazelediği gibi; salgı bezi sistemini de aktive ederek tembellikten kurtarır. Özellikle de safra kesesi tembelliğinin hemen hemen tek çaresidir.

Banyo şeklinde kullanılan kaplıca suları ise özellikle eklem ve kasların tüm durgun elektriğini yok etmektedir. Böylece yüzeyleri kireçlemiş, eklem yüzlerini yeniden canlı ve parlak hale getirir. Daha önemlisi hormon salgılarını kamçılayarak vücudun canlılığını ve tazelenmesini sağlar. Kaplıcaların yine fevkalede önemli bir hizmeti de eskimiş iltihapları tedavi etmesidir. (Özellikle kadınların özel iltihapları).

Yer altından gelen bu hârika şifanın kaynağı radioktivitedir.

Citobiolojiden biliyoruz ki: az dozda ışınlar iyonlaşmayı ılımlı ölçüde artırarak hücre faaliyetlerini artırır, onda dinçlik sağlar. Nitekim bu amaçla çeşitli ışın tedavileri yapılmaktadır.

İlâhî saltanata bakınız ki; yer altından gelen radioaktif sularla yer üstünde binbir bitkisel ilâçlarla, yeryüzüne gönderdiği yaratılmışların prensi insanın sağlığını kontrola almaktadır.

Neredesiniz ateistler?.. Saklandığınız köstebek deliklerinden çıkın da dünyanın insan için önceden nasıl hazırlandığını; bu ihtişamı bir seyredin!

Dünyamızda radioaktivitenin ikinci önemli hizmeti radioaktif karbon aracılığıyla verilmektedir. Bilim dünyasında varlığının hikmeti bir türlü tanımlanamamış olan Karbon 14'ün hikmetlerini ilk kez siz okuyucularıma açıklayacağım:

1) Bitki hücreleri güneşin ultraviole ışınlarını alarak bilindiği gibi karbonun değerini değiştirir. Böylece cansız karbon atomunu eksi değere çevirir. Bu olaya ışınla birleştirme anlamına gelen fotosentez denir. Hadiseyi bir hücre açısından düşünürsek onun ne akıl almaz bir beceri olduğunu seyderiz. İki oksijenle dış orbiti (manyetik alanı) dengelenmiş olan karbondiokside nasıl operasyon yapılmalıdır ki, oksijeni söküp manyetik alana yeni misafir gelen hidrojeni sokabilelim?

Bitki hücresi, magnezyum iyonları ile özel dengelenmiş bir molekülünü bu işte aracı kullanır. (Klorofil). Ancak böyle fevkalâde hassas enerji dengelerine ve işlemlerine dayalı olaylar zincirinde çok aktif elektronlara ihtiyaç vardır. İşte bu kaynak Karbon 14 de saklıdır. Beta ışını bir raks çizgisine bindirilmiş ışınsal bir elektron ünitesidir. Onun akıl almaz marifeti tüm enerji çıkmazlarını çözecek niteliktedir ve yaprak oksijenden çözdüğü karbonu bu aktif elektronlarla bağlayıverir.

Hadise şöyle cereyan eder: Magnezyum metali, soluyan canlı bir nokta gibi elektromanyetik bir rezonans yapar. Yani manyetik eylemi emip salarak kendi alanlarında elektron anaforu yaratır. 0 sırada enerji alış verişinin dengesini bitki hücresi kendi becerisiyle akıl almaz bir fizikçi gibi ayarlar. Karbonun oksijen bağını çözer. Karbondioksitteki elektronların manyetik kuşaklardaki minik mevkileri radioaktif karbon kaynağından çıkan beta ışınları aracılığı ile akıl almaz bir incelikte gevşetilir.

Bu sırada karbonun dış dünyasına ölü bir rehavet gelir. Karbondioksidin dengede duran oksijenle birleşik düzeni bozulur. Oksijenler karbonun dış dünyasını terk etmek zorunda kalır. Magnezyumun elektromanyetik anaforu oksijeni önce kendine çeker, sonra havaya fırlatır. Şimdi sıra önceden iyonik potansiyeli yükseltilmiş hidrojenlerin (özellikle yağmur suyu) karbonun dış dünyasına yerleşmesine gelmiştir. Artık karbon yeni bir elektromanyetik ilgiyle bir tarz canlanma karakteri kazanmıştır.

Bu gerçeği, Karbon 14'ün tabiattaki bulunuş oranından çok net olarak fark ederiz. Zira bu madde ancak yaprakta konsantre olmuştur.

Atmosferde fevkalâde az miktarda bulunan radioaktif karbon, yaprakta meydana gelen hayatın doğuşu olayında âdeta ilâhî bir haberci gibi fotosentez tuşuna basmaktadır. Fotosentez sırasında DNA teşekkül etmez. Dolayısıyla canlılık meydana gelmez. Ancak, canlanmanın başlangıcı olan eksi değerli karbon doğmuş olur. Bu ilâhî sahnede bir önemli olay da yine canlıların temel enerji birimi oksijenin husûlüdür. Karbondioksitin çözülmesinden ortaya çıkan oksijen, yüksek bir deşarja uğramıştır. Bu sayede atmosfere intikal eder. Böyle olmasa oksijen karbondan ayrılır ayrılmaz çevredeki diğer maddelerle birleşir, bir işe yaramazdı. Yapraktan, çimenden çıkan oksijen başlangıçta atomik haldedir. Kendine has nefis bir kokusu vardır. Sonra kendi arasında molekülleşir ve atmosfere yayılır. Oksijen için artık kokusuz, sakin bir hayat dö­nemi başlamıştır. Sonra yeni bir canlıya enerji vermek, hayat vermek için havada raks eder durur.

Radioaktif karbonun fevkalâde az oranda tüm canlılara intikali değişmez bir biyoloji kuralıdır. Daha ilginci konsantrasyonun daha çok canlılarda fazla oluşudur. Üstelik binlerce sene önce ölen canlıda bile Karbon 14 sabit oranda mevcudiyetini korur. Bu öylesine değişmez biofizik bir bulgudur ki, bu sayede onbinlerce yıl önce yaşamış canlıların yaşadığı yıllar bilinebilmektedir.

Acaba Karbon 14 neden böylesine canlının adresine postalanmıştır? Karbon 14'ün hayatın temelindeki rolü, bitkideki anlattığımız görevdir.

Radioaktif karbonun insandaki etkisine gelince: Özellikle salgı bezlerine olan uyarıcı, bir anlamda dengeleyici rolüdür.

Hormon yapımı, kemik iliğinde kan hücreleri yapımı, fotosentez gibi fevkalâde zor kimyasal beceriler kuvvetli elektromanyetik ilgilere muhtaçtır. Bunun için en âhenkli ve yararlı eleman bir elektron raksı olan Beta ışınıdır. Bunu en ılımlı tarzda Karbon 14'den temin etmek mümkündür. İşte atmosferin bu hârika radioaktifi, böylesine esrarlı bir beceriye sahiptir.

Radioaktif karbon atmosfere nasıl geldi?

Arzın camid yapısında, yani cansız unsurlarında radioaktif karbon yoktur. Bu maddenin yalnız canlı artıklarda bulunuşu Karbon 14'ün atmosfere arzdan geçmediğini kesinlikle ispat etmektedir. 0 halde atmosfere bu madde nasıl geldi? Bugün için bilim adamları radioaktif karbonun atmosferdeki oluşumunu azottan kozmik ışınların etkisiyle izaha çalışmaktadırlar. Bu izahın en çürük tarafı, özellikle milyar yıldan önce arzın, uzayın çok güçlü ışınlarına muhatap olduğu devirlerde atmosferin neden Karbon 14'le dolmadığı sorusudur. Yine yapılan jeolojik incelemeler, çok eski yıllardan beri atmosferde bu gazın çok küçük olan oranını değişmeden koruduğunu tesbit etmiştir.

Şu halde atmosferdeki radioaktif karbonun kozmik ışınlardan oluştuğunu var saysak bile; olayı meydana getiren kozmik ışınların çok özel cinslerinin belli oranda etki yaptığını kabul zorunluğu vardır. Bu durumda arzın at­mosferindeki oksijen nasıl evren bilinci sayesinde korunmuş oranı sabit tutulmuşsa, Karbon 14 de aynen ilâhî kompitürün matematik programlarıyla ayarlanmıştır. Temelde hayatın en önemli başlatıcı faktörlerinden biri olan Karbon 14, böylesine esrarlı bir hikâyeyi temsil etmektedir.

Karbon, esrarlı hikâyesini bir yandan karbonun dış manyetik alanlarındaki elektron raksları ile temsil ederken, bir yandan da çekirdeğinin radioaktif cinsi olan Karbon 14 aracılığıyla titreşen elektronlar salarak hayatın özüne ışık tutmaktadır.

Yaprakta, çimende bu muhteşem manzara, seyrine doyum olmayan bir bilim ziyafetidir.

Dünyamızda daha başka zararsız radioktif kaynaklar vardır. Bunların hikmeti derinlemesine bilinememektedir. Meselâ atmosfer asal gazlarından Radon, Radyum ailesinden radioaktif bir maddedir. Havadaki en ağır gazdır. Ve de çok az bulunur. Ancak özellikle kuzey ülkelerinde şato mahzenlerinde oranın biraz arttığı ve uğursuz şato tanımlamasının bu gazın tahrip edici etkisinden geldiği sanılmaktadır. (Bu gaz çok az oranda da olsa ağır oluşu nedeniyle mahzenlerde birikebilmektedir.)

Bu radioaktif gaz, minimal miktarda da olsa insan vücudunda da vardır. Elbette bu, belli oran çizgisini geçmedikçe zarar söz konusu değildir.

Bu radioaktif asal gazın (Radon) atmosferdeki hikmeti bilinmemekle birlikte, iyon ilgilerinde çok önemli köprü rolü olması düşünülebilir. Zira iyonosfer dediğimiz atmosfer katında iyon dengesi dünyanın en önemli o faylarıyla iç içe seyreder. İklimlerin dengesi, Radyo ve TV. dalgaları, bu iyon bölgesindeki dengeler sistemiyle yayılma imkânı bulur.

Dünyamızın radioaktif ilgilerini, olağanüstü sakin ve dengeli hâlini evrenin her noktasında elbette bulamayız. Evren bölümünde galaksilerdeki evren fırtınalarını anlatacağım. Radioaktiviteye, ilâçlara baktığımız gözle bakmalıyız. Âhenkli dozlar hayat verirken, aşırı dozlar ölüm getirir.

Şimdi bu vesile ile nükleer enerji sırasında ortaya çıkan öldürücü radioaktiviteden biraz bahsetmek istiyorum.

C) ÖLÜM GETİREN RADİOKTİVİTE:

Nükleer enerji çalışmaları ya da nükleer silâhlardan gelen şiddetli radioaktivite çağımızın en önemli problemidir. «Radyasyon» isimli kitabımızda bu konuyu etraflıca işlemiştim. Bu başlık altında yalnız radyasyonun zararlarını özetlemek istiyorum.

Radioaktif bir kaynaktan özellikle gama ışını çıkıyorsa ve ışının miktarı ve etki süresi uzunsa büyük biyolojik mes'eleler ortaya çıkar.

Önce bazı tanımlar yapmak istiyorum.

Radioaktivite: Işın faaliyeti demektir. Pratikte radioaktif bir kaynağın etkisini temsil etmektedir.

Radyasyon: Işın yayılımı demektir. Yine pratikte gama ışınının yayılışı anlamına gelmektedir. Aslında güneş ışınları, ultraviole, uzaydan gelen kozmik ışınlar da birer radyasyon faaliyetidir. Ancak günümüzde radyasyon denince çoğu zaman gama ışını yayılması kastediliyor.

Radyasyona maruz kalma: Gama ışını yayan bir kaynakla karşılaşma, ya da oradan çevreye yayılmış hareketli radioaktif madde ile temas haline, radyasyona maruz kalma denir. Buradaki etkinin yaratacağı biyolojik problemler özellike insan için üç önemli noktaya bağlıdır:

1 - Maruz kalma süresi,

2 - Kaynağın radyasyon şiddeti,

3- Maruz kalan bölgenin büyüklüğü.

Bu üç önemli unsur, özellikle atmosfere ya da yiyeceğe karışan bir radioaktif madde için çok önemlidir. Böyle bir durumda radioaktif maddenin cinsi de dördüncü bir faktör olarak ehemmiyet kazanır. Zira vücudun çeşitli organlarına radioaktif maddenin yerleşmesi elementin cinsiyle yakından ilgilidir. Şüphesiz böyle bir maddenin, radioaktif bir maddeden çıkan radyasyonun insanlara intikali belli bir süreklilik kazanırsa, ya da radyasyon çok şiddetli ise bu kez hayat için ciddi bir tehlike söz konusudur.

Radyasyonun insana intikali üç yolla olur:

a) Havaya karışmış gaz halindedir: Radioaktif maddenin devam eden etkisi, yani o maddeden yayılan radyasyonlar, deri ve soluk yoluyla insanı etkiler.

b) Radioaktif maddenin toprağa intikal ederek bitkilere geçmesi ve bu yolla insanı etkilemesi.

c) Radioaktif maddenin suya geçmesi: Bu da, ya yağmur yoluyla olur (nükleer bomba ve kazalardan sonra radioaktif gazlar bulut oluşturur ve bir tarz radioaktif yağmur yağar), ya da radioaktif madde topraktan suya, hatta yer altı nehirlerine süzülür. Böylece suda eriyen bir radioaktif madde suyu radyasyon açısından kirletmiş olur.

Tüm bu olaylarda radyasyonun şiddeti, bir bakıma radioaktif maddenin miktarı en önemli problemdir. Ne var ki, yeryüzündeki insanların bir çoğu radyasyondan habersizken, bir kısmı da aşırı evham içindedirler. Ne kadar radyasyonun insan sağlığı için tehlike yaratacağı Dünya Atam Enerjisi Kurumu tarafından tesbit edildiği halde, evhamlı Batı kaynakları bu dozların çok altına bile bulaşmaktan şiddetle kaçmaktadırlar.

İlk bakışta, radyasyona karşı bu hassasiyet yerinde, hiç değilse zararsız sanılır. Bizce bu iş, mikrobdan aşırı korku nedeniyle tüm eşyaları mendille tutan paranoyak davranışına benzemektedir.

Bu konuda sağlıklı yolu bulmak için radyasyon dozları hakkında sağlam bilgilere bir göz atmak gerekir.

Radyasyonun son yıllarda kullanılmaya başlanan birimi Bekerel'dir. Fevkalâde küçük bir sayıyı temsil etmektedir. Meselâ bir insan uçakla New York'a gidip gelmekle 30-50 bekerel ışına maruz kalır. (Yüksekte uçma nedeniyle). İnsanların radyasyona tahammül dozu ise Milirem ve Rem cinsinden ifade edilir. Bir insan bir yılda en çok 5 Rem ışın alabilir. Uluslararası ölçüler ise bir insanın yılda 500 Milirem (yarım rem)'den fazla ışın almasını sakıncalı bulmuş ve yasaklamıştır. Bu doz bekerel cinsinden milyarlara tekabül eder.

Son yıllarda sözü çok edilen radyasyonlu çayda ölçülen en yüksek doz kg. başına 50.000 bekereldir. Bir insan ömür boyu bu çaydan içse, yılda 50 milirem radyasyon almaz. Bir röntgen muayenesi bu çaydan 10 kilo içmiş kadar radyasyon verir.

Ne var ki ilmî konular bile politize edilmiş, abartılar içinde gerçeğinden uzaklaştırılmıştır. Yine radyasyonlu çayda hakim radioaktif madde Sezyum 137'dir. Sezyum 137'nin yarı ömrü 25 yıl olmasına karşılık, vücutta kalma süresi (Biyolojik yarı ömrü) 8 saattir. Bu gerçek bile göz ardı edilmiş, hatta doğan çocuk kazara eli çolak doğsa, eski çaylardan mes'ul aranma çağrıları yapılmıştır.

Radyasyonun zararları konusundaki ayrıntılı bilgiyi özel bir eserimde ayrıntıları ile anlattım. Meraklılar için «Radyasyon» kitabıma başvurmalarını rica ederek ışınların tahrib edici etkilerine bir özetle son vereceğim.

Işınlar yılda 500 miliremden fazla alınırsa; ki ancak nükleer kazalarda ve savaşlarda söz konusudur, o zaman şu etkiler meydana gelir:

1) İlk ve en önemli etki kemik iliğindedir. En hafif etki kansızlık ve savunma gücünde zaafiyet etkisidir. Bu etki orta derecede lösemi dediğimiz kan kanserine kadar götürür. Aşırı ışın almalarda kemik iliği iflas eder ve kısa sürede ölüm meydana gelir (Savunma gücünün âniden yok oluşu).

2) Radyasyonun ikinci etkisi deri üzerindedir. Görünmez ışınların etkileri günlerce güneşte kalmış gibi yanıklar meydana getirir. Etkiler hafif gama ışını bile olsa, deri altını tahrip ettiği için iyileşmeyen yaralar açılır.

3) Cinsel hücrelere etki: Bu etki tüm yönleri ile bilinememektedir. Daha doğrusu çelişkili tartışmalar bir türlü sonuçlandırılmış değildir. Farklı görüşleri şöyle özetlemek istiyorum:

a) Kısırlık: Bu konuda ilmî görüşler daha nettir. Radyasyon «gonat» dediğimiz sperm ve yumurta hücrelerini öldürür. Bu yüzden kısırlıkta etkendir. Hatta Kuzey ülkelerinde % 20'ye varan kısırlığın Radon yoğunluğu ile ilgili olduğu iddia edilmektedir. Radon gazı önceden bahsettiğim gibi ağır bir asal gazdır. İklim ve tabiat şartları nedeniyle kuzey yarım küresinde kayalık ve mahzenlerde daha çok birikmektedir.

b) Sakat doğumlar: Bu konuda belirgin bir delil ortaya konabilmiş değildir. Daha doğrusu ışınla hilkat garibeleri meydana gelebileceği teorik bir varsayım olarak akla yatkındır. Ancak, güvenilir istatistiklerle doğrulanamamıştır. Meselâ Hiroşima ve Nagazaki bombardımanlarından sonra ölü doğum, düşük görülmüş, sakat çocuk konusunda güvenilir bir yayın yapılamamıştır.

c) Anne rahminde, hatta spermde alınan ışınların doğacak çocuklarda genetik arızalar meydana getireceği, hatta lösemiye kadar varan problemler iddia edilmiş, hep teorik alanda kalmıştır.

İşin aslında, Mutasyon kavramına bakış açısındaki hatalar yatmaktadır. Mutasyon canlı tarafından red edilen bir olaydır. Bir genetik kart aşırı ışın alınca ölmektedir. Değişimler, birçoklarının kanaatinin aksine, genetik sapmalar şeklinde hiçbir zaman yürümemektedir. Canlı hücre, şifresini ölüm pahasına bozmamaktadır. Eğer böyle olmasaydı jeofizik tarihinin geçmişindeki ışınsal olaylar, uzayın ışınları karşısında arz, hilkat garibeleriyle dolardı. Bir karıncanın neslinde bile ışınla sakat karınca imal etmeniz mümkün değildir.

4. ZAMAN VE MEKÂN

İnsanların en çok merak ettiği, fakat bir türlü kavrayamadıkları bir konu şüphesiz zaman ve mekândır. Binlerce yıl mekânı, oturduğu oda; zamanı, saat cinsinden bir nesne olarak tanıyan insan, uzay çağına açılınca olayın zannettiği gibi olmadığını gördü.

Önce zaman kavramını anlatmaya çalışacağım. Kanaatlerin aksine mekân daha güçlü kavramdır. Çünkü boyutların sırrı ile iç içedir.

Zaman konusunda ilk ilmî tanımlar Câfer-i Sâdık Hazretlerinin «İlm-i Fucur» isimli kitabında netleşmiştir. Ne var ki devrin bağnazları ilme açılan bu pencereyi kapa­mıştır. Bir tek istisna Horasanlı Câbir bu ışıktan yola çıkarak koskoca Cebir ilmini kurmuştur.

Zaman kavramında bir önemli noktaya temas etmek istiyorum. Zaman, bir varlığa bağlı tabiî bir olaydır. Yani olay yoksa zaman yoktur. Bu yüzden tüm astrofizikçiler zamanın «Büyük Patlama» (Big-Bang) dediğimiz olayla ortaya çıktığını, doğduğunu kabul etmektedir. Büyük Patlama anı, trilyonda bir saniye ile izah edilen bir anı yansıtmaktadır. Yani zaman doğarken pek minik doğmuştur. Ve sonra ilk altı saniyede kudret birbirinden uzak kürelere sıçramış ve madde evreni kurulmuştur.

Böylece bir varlığın görüntüsü zaman zarfı içinde dekorlaşmıştır. Etki bahsinde gördüğümüz gibi gravidasyonlar manyetik baskı ekranlarında binbir hârika şekiller yansıtmıştır. Uzay bahsinde bu ayrıntıları inceleyeceğiz.Kudret, etki (empuls) şeklinde yandıkça iki eylemi birlikte sürüklemiştir. Bunlardan biri mekânlarda çizdiği geometrik koordinat kaderdir. Bu yansıma tamamen matematik bir program şeklinde tecelli eder. Boyutların, dolayısiyle mekânın dekoru bu empulsların şahane dizisiyle dolar. Etkinin ikinci eylemi ise bir başka fizik nesnedir. Onun yeni bir dönüşümüne kadarki hayatıdır. Biz bunu zaman çizgisinde seyrederiz. Einstein ve Koziref bu sırrı ayrı ayrı pencereden seyrederek zamanı tanımlamaya çalıştı. Einstein zamana boyut, Koziref ise enerji dedi. Aslında her ikisi de farklı gibi görünen ifadelerle zamanı daha iyi tanımladılar. Zaman bir yanıyla etkinin ömür macerası olduğu için elbette bir tarz enerjidir. Enerjinin statik hâli, daha doğrusu karşıt enerji fazıdır. Diğer yandan zaman da, diğer varlıklar gibi ilk yaradılış ânında küresel yayılımlarda doğduğu için, elbette bir tarz boyuttur (Einstein). Bu karışık tanımların anlamı nedir?

Zamanı belli bir evren diliminde seyrederseniz o bağımsız bir gerçek gibi görünür. Meselâ dünyanın on bin yıllık şeridinde zaman tam bir takvim niteliği taşır. Halbuki farklı mekânlarda, özellikle çok küçük ve çok büyük mekânlarda seyrederseniz, onun niteliği bambaşkadır. Atom çekirdeği mekânında tam anlamıyla minik bir boyuttur. Son bulan ya da sahneden çekilen etkileri takvim açısından kovalayamaz. Sanki bir nötrino atom çekirdeğine girerken ya da çıkarken zamanla ilgili bağlantı kurmaz.

Bu yüzden de bizim zaman saati ânıyle, atom çekirdeğindeki olayları izlemek mümkün değildir. Orada zaman bir boyuttur. Nötrinoların dört şekli ve kuvantlar onu istediği gibi aşar durur. Bu yüzden çekirdekdeki denge nötrino ve anti nötrinolar tarafından sağlanır. Onların varlığını yokluğunu net olarak izleyemeyiz. Nötrino ve anti nötrinolar zaman boyutuna yansırsa madde fiziğinde var sayarız. Yeniden sonsuz sür'at kazanıp zaman boyutunu aşınca da yok olduğunu kabul ederiz. Halbuki gerçek bir empuls temsilcisi olan nötrino ve anti nötrinoları yok saymak akılcı ilim açısından imkânsızdır.

Uzayın sonsuzluklarında ise zaman tam bir enerji özelliği taşır. Uzayın genleşen küresi (Semânın altıncı manyetik kuşağı) ile birlikte zaman da genleşmekte ve manyetik evren enerjisine aynen uymaktadır. Ne var ki, asıl mes'ele uzayın bize daha yakın katlarında ortaya çıkan gerçektedir. Zaman uzayın farklı mekânlarında farklı esneklikler gösteren manyetik eylemlere tersine bir uyum göstermektedir. Evrenin çeşitli boyutlarına yansıyan dev manyetik güç arttıkça, zaman zayıf bir etki niteliği kazanmakta; manyetik güç daha seyreldiği noktalarda zaman daha güçlenmektedir. Bu çok önemli olayların tesbitinden yıllarca önce ünlü Rus fizikçisi Prof. Koziref, üzerinde yaptığı çok ilginç deneylerde; sakorozun teşekkülü sırasında zamanın başlangıçta hızlı, sona doğru yavaşladığını tesbit etmiştir. Hatta Koziref canlıların temel yapısı olan DNA helezonlarının zamanı bir tarz yönettiğini; onu emerek varlığını sürdürdüğünü iddia etmiştir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, zaman bize karşı boyut, manyetik güç ve gravidasyona karşı bir tarz karşıt enerji rolü oynayan niteliğe sahiptir. Bu gerçeği göz önüne alırsak zaman: Boyutların sistematiği olan mekânın bir parçası, daha öz anlatımı ile onun sanatsal bir süsüdür.

Zamanın hıza göre davranışını hepimiz fark ederiz. Yaya yürürken ve uçakla giderken mekân kazanma açısından zaman boyutunun nasıl azaldığını anlamak çok kolaydır. Bir ışına binerek mekânlarda seyrettiğimizi düşünürsek iki saniyede aya, sekiz dakikada güneşe varırız. Burada zamanı küçülten hızın şiddetidir. Hızın şiddetinin sınırı belli bir mekânda Einstein ve Lorenz'in kabul ettiği saniyede 300.000 km. de donar. Fakat bir etki varsayın ki, hızı gittikçe artmaktadır. Zamanı o kadar şiddetle küçültmektedir ki, yukarıdaki sınırı aşmıştır. Sonuç ne olur? Bu etki belli boyutlarla çevrili mekândan fırladı demektir. Ondan sonraki görüntüsü, buna bağlı karakteri bambaşka olacaktır. Gerek uzayda, gerek atom çekirdeğinde buna benzer olaylar pek çoktur. O halde mekân dediğimiz geometrik çatı kuruluş târzına göre hız, zaman ve görüntü farklılığına sahiptir. Yani Empuls (etki) boyut çatısının niteliğine göre çok değişik görünüm verir.

Şu halde bir etkinin bize verdiği resim, mekân dediğimiz geometrik bir sistemin özelliklerine tâbidir. Çok basit bir örnekle benzetme yaparsak, panayırdaki eşyaları çarpıtan aynaları düşünün. Bir kalem farklı aynalarda bazan ağaç, bazan bir top gibi görünür. İşte etki bir mekâna yansıyınca onun boyutlarında bir varlık kazanır ve bu varlık yansıdığı mekânın boyutlarına tâbidir. Dünyamızın 4 boyutlu sistemine yansıyan bir etki; en, boy, derinlik açısından bir şekil çizer. Bu şekil ışın da olabilir, cisimler varlık da. Işın olması halinde boyutlardan zaman eylemine

daha zayıf bağlanmış demektir. Gerek cisimde, gerek ışında temel olan kuvant yapısı sür'atini 300.000 Km./saniyeyi aşacak biçimde artırırsa bu mekânda fırlar.

Şimdi dünyamızda tanıdığımız 4 boyutlu mekânın dışında var olan mekânlara yaklaşım sağlamaya çalışalım. Parite teorisinden biliyoruz ki; her var olan kuvantın bir karşıt cinsi otomatikman doğar. Yani bir noktada bir nötron hâsıl olmuşsa, evrenin bir başka noktasında antinötron doğmuştur. Peki bu antinötron nerdedir? Astrofizikçi ve teorik fizikçiler bir tarz anti evren kavramı getirmişlerdir. Bazıları anti evrenin bizden çok çok uzakta olduğunu var saymaktadırlar. Halbuki anti evrenle bizim yakın evrenimiz arasında belli mesafe kabulüne ihtiyaç yoktur. Anti evren, evrenle paraleldir. Dolayısıyla nötrona karşı yaratılan anti nötron onun hemen yanında bir başka mekâna yansımıştır. Oradaki boyutların bizim boyutlarımızın aynısı olması gerekmez. Dolayısıyla anti nötronun yerleştiği cisim karşıt evrende bambaşka bir görüntüdedir. Black Holes bölümünde buna ayrıntılarıyla değineceğim.

İç içe manyetik kuşaklardan oluşan uzayda bir anlam da çeşitli mekânlar ve evrenler iç içedir. Bulunduğumuz noktadan evrendeki diğer mekânların boyutları geçmektedir. Sür'atimiz 300.000 Km./Sn. kafesinden kurtararak bir başka evrene bir anda yansıyabiliriz. Başlangıçta kavranması, inanılması güç gibi görünen bu gerçek, fiziğin zorunlu olarak var saydığı karşıt evren tamının kaçınılmaz bir sonucudur. Şimdi daha ilginç bir tanım getirmek istiyorum. Evrende iç içe birçok mekânlar, buna bağlı varlıklar ve sistemler olduğuna göre maddesel evreni tamamen silseniz; meselâ Big-Bang olayı tersine işleyiverse ne olur? Evrenin mekânları ve boyutlar yol olmayacağına göre yalnız uzayda gözle gördüğümüz yıldızları kaybederiz fakat karşıt evren dahil olmak üzere diğer evrenler varlıklarıyla birlikte bilinmeyenin sonsuz ekranında kalır.

Peki diğer noktalardan bizim mekânımıza farklı bir varlık ya da fizik eylem yansımaz? Çok zor. Zira başka bir mekândan gelen bir etki bizim mekâna yansırken boyutlarımızın niteliği dolayısıyle aşırı sürat kaybına uğrar. Bu, o mekândaki varlığa göre çok değişik bir hadisedir ve varlık şeklini, karakterini o kadar değiştirir ki onun ilk resmiyle ilgisi kalmaz. Böyle durumlarda, özellikle zaman eylemini aşarken, ellibin yıllık çizgiyi bir saniyede geçer ki, olayı kavramamız bile imkânsızlaşır.

Bu konuları evrenin bölümlerinde biraz daha yakından tanıyacağız. Bu bölümde evrenin, bizim de içinde bulunduğumuz boyutlar çatısının en önemli boyutu olan beşinci boyuttan bahsetmedim. Çünkü bu boyutu evren fiziğindeki olaylar içinde daha iyi fark edeceğiz.

Bugün için fiziğin en anlaşılmaz konuları olan gravidasyon ve jiraskobik uydu hareketi ancak beşinci boyutun kavranmasıyla anlaşılabilir. Bu yüzden asıl bu konunun içinde olması gereken beşinci boyutu uzay bölümünde anlatacağını.

Evet, beşinci boyut manyetik eylem boyutudur ve atom çekirdeğinin bilinmez ihtişamı hep bu boyutun esrarından doğar.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Haluk Nurbaki | Uzayın Bilinmez Sonsuzluğu


1. UZAY BOYUTLARI VE MANYETİK KUŞAKLAR

Bilindiği gibi en eski ilim uzay uğraşılarıdır. Bu konuda bilinen, bulanan bilgilerle ilim başlamıştır. Sanki insan, dünya gezegenine sırf uzaya ait soruları çözmek, tartışmak için gelmiş gibidir. Üstelik insanların uzay merakı zorunlu oluşlarından değildir. Aksine evrenin seçkin varlığı insan böyle programlanmıştır.

İnsanın uzayda aradığı ile bulduğu, şüphesiz aynı şeyler değildir. İnsan uzayda sonsuzluğu aramakta, yaradılışındaki esrarları bilmek, öğrenmek istemektedir. Halbuki bulabildiği şeyler öğrenmek istediği bunca önemli soruya ışık tutmaktan uzaktır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Önce iyi fizik bilmesi gerekmektedir. Uzaydan öğrenebildiklerini ancak derin bir fizik bilgisiyle yorumlayabilir. Yine çok önemli bir idrak taşımalıdır ki, gördüklerini anlayabilsin. Uzaydaki muhteşem bu sanat eserini incelediğini unutmamalıdır. Ayrıca evrenin sonsuzluklarına yansıyan yetişilmez ilmi, matematik bağlantıları, rakamların sonsuzluğunda izleyecek bilgiye muhtaçtır.

Daha açıkçası evreni seyreden, izleyen insan; ya bir sanat sırrı içinde onu hayranlıkla görecek, ya da ilmin bitmeyen mâverasında fizik ve matematiği ile onun peşinden koşup kovalayacaktı.

Ne yazık ki her nokta da ondokuzuncu yüzyılın bedbaht ateistinin kepaze mantığına yenilmiştir. Dünya ilim tarihi, 19. asrın ateist bilim adamlarına insanlığın yüz karası damgasını mutlaka vuracaktır. Çünkü onlar gökyüzünde yıldızları saymasını bilmedi ve gördüğü dev galaksileri ateş yığını sanarak masallar uydurdular. Bugün bile hâlâ insanların yarısından çoğu uzay çıkmazında bu hikâyelerin etkisinde bocalayıp duruyor.

Yirminci asrın yarısından sonra önce dev teleskoplar kuruldu. Daha sonra X ışını ve radyo dalgaları gibi ışın seçici sistemler geliştirildi. Bu sayede normal ışınların dışındaki ışınları alarak onları şekillendiren programlı teleskoplar yapıldı; daha önce gökyüzüne bakıp da «burada bir şey yok» dediğimiz noktalarda nice güneşler, gezegenler, hatta galaksiler görüldü.

Şimdi semalarda seyrettiğimiz bu ilâhî san'at şaheseri dünyaların, bilinçli bir tanımını yapacağız.

Bilindiği gibi, biz güneşle birlikte henüz dokuzuncusu bilinen bir sistemin içindeyiz. Bu sistemin bugün bilinen hakiki yarı çapı 6 milyon km. dir. Güneş ışığı bize sekiz dakikada geldiği halde bu sistemin dokuzuncu gezegenine beş buçuk saatte gider. Güneş sisteminde 12 gezegen tahmin edilmektedir. Daha küçük ve daha uzak bu gezegenlerle birlikte güneş sistemi belki 10 milyar km.lik bir mekânı işgal etmektedir.

Bu mekân aynı zamanda özel bir manyetik sistemdir. Bir cisim bu sisteme girerken de, çıkarken de büyük bir manyetik perdeyi aşmak zorundadır.

Güneş sistemi bilindiği gibi samanyolu galaksisi üzerindedir. Yani biz güneşimizle birlikte bir yıldızlar topluluğu içindeyiz. Bu topluluğun yıldız sayısı 100.000.000 civarındadır.

Saman yolundaki mesafeler artık kilometre ile hesap edilmez; ışık yılı ile tanımlanır. Bir ışık yılı yaklaşık olarak on trilyon kilometredir (9,45X1 012).

Bu ölçü ile saman yolunu tanımaya kalkarsak; yarı çapı 100.000 ışık yılıdır. Biçim itibariyle, yandan ortası kalın bir elipse benzeyen galaksimiz üstten spiraller şeklindedir. Saman yolu galaksisi, tüm yıldız üyeleriyle birlikte ayrı bir manyetik sistem teşkil eder ki; aynı şekilde bu sisteme girmek, çıkmak başka bir yıldız için imkânsızdır. Bu akıl almaz yıldız sistemlerini mahrekleri içinde âdeta geometrik bir programa mahkûm etmiştir.

Her yıldız, kaderinin senaryosunu kaneviçe gibi uzayın sonsuz derinliklerine işler durur.

Samanyoluna en yakın galaksi Andromeda'dır; bizim galaksimize mesafesi 2 milyon ışık yılıdır. 0 da Samanyolu gibi milyarlarca yıldız barındırır. Samanyolu ve Andromeda, komşu olan galaksilerle birlikte (otuz galaksi) bir galaksi topluluğunu meydana getirmektedir. Bu sistemde bambaşka bir manyetik sistem teşkil etmektedir.

Arzdan bakıldığında, arzın kendi manyetik kuşağı da göz önüne alınırsa, galaksi grubuna kadar üzerinde beş kat manyetik kuşak vardır. Farklı manyetik güçte beş gök ve sonra tüm galaksiler bambaşka bir manyetik tasarrufa girerler ve altına bir semanın süper manyetik perdesini oluştururlar. Bundan sonra galaksilerin ötesinde gittikçe genleşen yeni bir sema vardır. Kuasarların geçici durakları olan bu altıncı sema, âdeta sonsuzluğun bitmeyen ufuklarına doğru yeni dünyaları sergiler. Bir sonraki bölümde yeniden bunları inceleyeceğiz.

Son olarak semaların mesafelerine ve yıldızların sonsuz sayılarına bir göz atalım.

Bütün galaksilerin 100 milyar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Her bir galakside 100 milyar yıldız olduğu sanıldığına göre, semalarda 100 milyar kere 100 milyar yıldız vardır.

Bu yıldızlara, birer telefon numarası versek ve telefon rehberi yapsak; her bir kitaba 2 milyon yıldız kaydetmek şartı ile, sırf bizim galaksimiz için 300.000 cilt rehber eder. Tüm yıldızlar için ise 300 trilyon cilt rehber basmak gerekir.

Böylesine akıl almaz sayılarla temsil edilen maddesel evrenin âhengi, temel yapısı, nasıl yaratıldığı elbette büyük merak konusudur.

Tüm yıldızlar yokken bir boşluğa, örneğin dünyanın bulunduğu mekâna dursanız acaba neyi tasavvur edebilirsiniz? Uçsuz bucaksız boş mekânda, mesafeleri boy, en, derinlik gibi sonsuz geometrik çizgileri mi?

Buralarda bir varlığın görünmesi iki yeni şart gerektirir: Biri hareket, ikincisi denge. İşte tüm gördüğümüz galaksi ve yıldızlar mesafelerle (en, boy, derinlik) birlikte iki yeni kavramın varlığıyla ortaya çıkmıştır. Hareket zaman boyutunu dengeler. Aynı zamanda manyetik eylemi temsil etmektedir. 0 halde görebildiğimiz kadar maddesel yönüyle dahi semalarda seyrettiğimiz sonsuz dünyalar dördüncü boyut olarak zaman, beşinci boyut olarak manyetik eylem boyutuna tâbidir.

Tüm galaksilerin yaratılma sırrı da zaman ve manyetik eylemin, yani dört ve beşinci boyutların faaliyete geçmesinde gizlidir. Zaten Big-Bang dediğimiz Büyük Patlama teorisi ancak bu tarz bakış sayesinde inandırıcı olur.

Yoksa bir tek noktadan yüz milyar kere yüz milyar yıldızın doğması üç boyut kavramı içinde anlaşılmaz bir varsayımdan öteye geçemez.

Zaman ve manteyik eylemin bir noktadan başlayıp intişarı ile sonsuz bir kudrete ve akıl almaz bir matematik programa muhtaçtır. İşte şimdi bu ilk yaratılış patlamasını zaman ve manyetik eylem açısından inceleyeceğiz.

2. BÜYÜK PATLAMA (BİG-BANG) VE GALAKSİLER

15 Milyar yıl önce kâinatta bir nokta âniden patlayıverdi. Bu noktaya Kozmik Yumurta, Simgularity, ya da Ak Nokta deniyor. Bu noktadan tüm enerjiyle birlikte özellikle zaman ve manyetik eylem doğdu.

Bu an, bugünkü zaman kavramı ile 10-43 saniyedir. Bu sayıya «Planck Zamanı» denir. An dediğimiz en minik zaman budur. Eğer bu akıl almaz zamanı kavramak istiyorsak, Allah bu kavram içinde, bir saniye sürekli olarak yaratmaya devam etseydi, bugünkü galaksiler gibi trilyon kere trilyon kere trilyon kere milyon galaksi yaratırdı.

Bu rakamın fevkalâde önemi vardır. Bugün Şikago'da dünyanin en büyük fizik laboratuarı olan Fermi laboratuvarında çalışan dünyanin en ünlü fizikçileri, bu korkunç hızları en hassas bilgisayarla ölçerek değişmez «Planck zamanı»nı tesbit etmişlerdir. Bunun anlamı nedir? Bu zamandan önce zaman yoktur ve zaman kesin olarak yaratılmıştır. Böylece ateistlere Fermi laboratuvarı bir daha unutamayacakları bir fizik tokatı atmıştır.

Ak nokta kâinatın neresinden patlamaya başlamıştır? sorusu ise abesdir. Çünkü kâinat bu nokta etrafında mesafeler kazanarak var olmuştur. Yani ak noktadan çıkan enerji bir başlangıç yayılma değil; mesafeler, daha doğrusu boyutlar o nokta etrafında genişlemiştir. Böyle olmasa sıradan bir patlama olsa; dünya ile güneş, atom çekirdeği ile elektronlar genleşecek ve var olma imkânı bitecekti. Ak noktadaki ilk anın ısısı varlıkların yaratılması açısından çok önemlidir.

Ak nokta eyleminden itibaren yüzbinde bir saniye ânında ısı 4 trilyon derecedir. Boltzaman formülüne göre ancak bu ısıda nötron-proton yaratılabilir. Dolayısıyla ancak bu ısı derecesi yaratılma ısısıdır. Ne var ki bu ısıda istikrar olmaz; yeniden birleşmelerle (zıdlarıyla) ağır ışınlar doğar. Yine bu ısıda, henüz elektron yoktur.

Bu andan sonraki onbinde bir saniyede ısı bir trilyon dereceye kadar düşer. Bu derecede artık nötron-proton oluşmaz.

Yüzde bir saniye sonra ısı 100 milyar dereceye düşer. Bu fazda elektron ve pozitonlar doğar. Onlar da zıd eşler halinde gama ışınına dönüşür.

Onda bir saniyede ise sıcaklık 30 milyardır. Ilk saniyede ısı artık on milyar dereceye düşmüştür. İlk kurtulan, şahsiyet kazanan nötron ve anti nötronlardır. Bu enerji kazanında daha sonra nötron ve protonlara etki yapmaya, onları belki de enerji siluetinden eski hallerine çevirme eylemine girerler.

İlk saniyede aşağı yukarı her şey tayin edilmiş olur. Bakın nasıl?

Bir enerji kazanında nötron, proton, elektron molekülleri öylesine programlanmış olmalıdır ki, milyonlarca sene sonra da olsa galaksi ve gezegenler bugünkü dekorunu alabilsin. Halen ilim adamlarını hayran bırakan bilinmez olay elektron sayılarının proton sayıları ile eşleşmiş

olmasıdır. Zira beraber yaratıldığı kesin olarak varsayılan pozitonların nasıl sahneden çekildiği hâlâ çözülebilmiş değil. Eğer yüz milyarda bir nisbette bile gezegen ve güneşlerde pozitron kalsaydı, evrende jiroskobik dönme eylemi imkânsız olacak; arz güneşden, güneş samanyolundan elektriksel dev bir itme ile uzaklaşacakdı.

Demek ki ak nokta'dan başlayan patlama zamanı, 10-43 saniye gibi akıl almaz bir anda; ısı farklaşmaları her yüzbinde bir saniyede öylesine programlaştırılmış ki, bugünkü evrenler akıl almaz bir sanat şaheseri şeklinde ortaya çıkıvermiştir.

İlâhi dev kompitür, «Ak nokta» dediğimiz nur yansımasına saniyenin trilyonlarda birinde evrenin kaderini yazıvermiştir.

Şimdi aklı başında tüm fizikçiler ateistlere Big Bang olayının ışığı altında şu soruyu soruyor:

Ak noktada doğan enerji kazanında, proton, nötron, elektron ve zıd eşleri ilk yüzbinde bir saniyede yaratıldı ve sonra eşleşerek yeniden ters fotonlara dönüştü. Peki elektron, nötron ve protonlardan bugünkü evreni kuracak bir miktar nasıl olup da sayısal bir âhenk içinde kurtuldu? Olayı yalnız dünyamız için bile düşünsek, tüm güzellikleri, canlılığa sergileyen atomlar, yıldırımlardan akan elektronlar, nasıl akıl almaz muhteşem bir hesabın örtüsünde saklı kaldılar?

Elektronlar ve protonlar âdeta tek tek sayılmış ve enerji fırtınasından esirgenerek 15 milyar yıl sonra tamamlanacak görevlerine sevk edilmişlerdir. Aslında yaradılışın en büyük mûcizesi budur.

1965'de gelişip 1988'de tam olgunlaşan Big Bang (Ak nokta patlaması) olayının özündeki sır budur. Daha önce yaşayan talihsiz ilim adamları, enerji bulutları içinde donuklaşan maddesel oluşuma çeşitli kılıflar uydurmakla meşguldüler. Şimdi ise 1980'den bu yana Nobel alan fizikçiler ilâhî yaratılış programının sonsuz sanatına hayranlık içindeler.

Ünlü Fizikçi Niels Bohr: «İnsan makro ve mikro kozmozun içinde kendini sıkışmış görür ve hayrete düşmekten başka bir şey yapamaz. Çünkü insan var oluşun hem oyuncusu hem seyircisidir» demişdi.

Dünyanın en ünlü matematikçisi Martin Gardner son eserinde matematiği bir ilâhi beste gibi görüyor. Kitabının ismine de «THE WHYS OF A PHILOSOPHICAL SCRIVENER» diyor.

Antropik kozmoloji ilim dalını kuran ünlü kara delikler olayına geniş boyutlar getiren John Wheeler: «Big Bang'la gelişen olayların amacı insandır. Bu sonsuz bilgi ona sunulmuştur» diyor. Bing Bang'dan çıkarılacak sonuç nedir?

Bir ak noktada büyük bir infilâk olmuş, akıl almaz bir enerji korkunç hararet kazanınca kuvantlar doğmuş, bu kuvantlar hedefe atılan roketler gibi mesafeler kazanarak genleşmiş, bir yandan da zaman ve manyetik eylem boyutları doğmuştur.

Saniyenin trilyonlarda birinde ortaya çıkan olaylar zinciri öylesine programlı gelişmiştir ki, ilk anki yazgı koskoca bir evrenin muhteşem dekorunu çizivermiştir.

Tıpkı genetik kartlardaki şifre gibi evrenin kaneviçe örgüsü bu ak noktada bu anda var olmuştur. 15 milyar sene sonra ortaya çıkan o genetik kartın sonunda evren dekoru, onun doruğunda insan şimdi hilkat hedefinde seyrediyor.

Bir mikron küçüklüğündeki genetik kartlarda bir santimin milyonda biri kadar bir sapma nasıl insanın dilini karnından çıkarırsa; Ak noktanın patlamasındaki ilk anda trilyonlarda bir hata kâinatı bir kaosa çevirirdi. Hiç bir eksik olmadı ve bir nur noktasından bir anda (10-43 saniye) fırlayan evren Allah'ın ilâhi şâheserini sergileyiverdi.

İşte Şikago'daki ünlü Fermi Laboratuvarında (dünyanın en büyük fizik laboratuvarı) âlimleri hayretten hayrete bırakan gerçek, bu sırdır. Sonsuz küçük rakamlarla, sonsuz büyük rakamlar evren bestesinde öyle bir matematik sergilemiştir ki, sanki her formül ilâhî bir nağmenin âhengini beynin kıvrımlarında duyurmaktadır.

Şimdi evrenin dördüncü boyutu zamanla, beşinci boyutu manyetik eyleme biraz daha yaklaşabilmek için evrenin bugün için bilinen en büyük fizik sırları Kuasar ve Black Holes'leri inceleyeceğiz.

3. KUASAR VE BLACK HOLESLER

1965 yılından bu yana ilmin uzaya bakış tarzı ve metodlarında büyük değişiklik oldu. Eski yıllarda dev teleskoplar yaparak, yarış halinde ülkeler birbirinin önüne geçmek isterdi. Sonradan uzaydan gelen ışın analizleri ve de bunlara bağlı kompitürize görüntüler elde edilmeye başlandı. O zaman bir şeyin farkına varıldı: Uzaya teleskopla bakmak, gözü biraz keskin çobanın çıplak gözle gökyüzüne bakmasından pek az farklıydı.

Özellikle X ışını analizleriyle başlayan Radioteleskopi olayı uzaydan bize, müthiş bilgiler vermeye başladı. Bu bilgiler önceleri görülemeyen yıldızları göstermekle başladı. Daha sonraları karanlığın ve siyahlığın sırrı çözüldü.

Bir cisim tüm enerjileri emerek siyahlaşıyor; siyahlık, böylece evrenin dekorunda binbir ışığın içinde uzaya bir başka âhenk kazandırıyordu. Bunların bir kısmı aldığı ışınları X ışını şeklinde salıyordu. Bir kısmı ise Big Bang teorisini isbat eden fosiller gibi enerjilerin evrende geometrik dağılımını anlatıyordu.

Nitekim bu karanlık fosilleri bulup Big Bang teorisini isbat eden ilim adamları Pensias ve Wilsan (1978) nobel aldılar.

Radioteleskopların üçüncü önemli olayı ise; enerjileri tükenen, bir anlamda ölen yıldızları bize tanıtmasıydı.Bir yıldızın enerjisi tükenince atom çekirdekleri büzüşüyor, dolayısıyla küçülüyor; elektronlarını kaybeden çekirdekler birbiri üstüne yığılarak gravidasyon yığınağına dönüşüyor. Bu tarz ölüm, yıldızın büyüklüğüne göre ya bir beyaz cüce, ya bir pulsar meydana getiriyor. Üst üste yığılan nötron ve protonlar denge sağlayıp büsbütün patlamamak için belli aralıklarla kısa dalgalı ışınlar salıyor. Radioteleskop altında bir yanıp, bir sönen bu yıldızlara, ilim adamları nabıza benzeterek, pulsar ismini verdiler.

Ölüme yaklaşan dev bir yıldızda ise durum bambaşka olur: Yıldız önce beyaz cüce gibi küçülüyor, sonra kısa bir pulsar devri geçiriyor. Daha sonra acayip bir değişime uğruyor. Yıldız yerinde acayip bir siyah mezar doğuyor. Uzun incelemelerden sonra bu mezarın bir enerji şoku noktası olduğu anlaşıldı. İsmine «Karadelik (Black-Holes)» ya da «Yıldız yeri» denildi. Bu nokta önce elektronları çekirdek merkezine düşen atomların gravidasyon enerjilerini kaybederek nötron ve protonlarının üst üste yığılmasından doğuyordu. Üst üste yığılan bu parçacıklar bir hacimde öylesine güçlü bir gravidasyon (câzibe) enerjisi biriktiriyorlardı ki, sonunda üç boyutlu mekân gravidasyona teslim oluyor ve beşinci boyut olarak tarif ettiğim manyetik eyleme dönüşüyordu. Böylece kara delik artık üç boyutlu, hatta 4 boyutlu bir mekân niteliğini manyetik eylem fırtınasına ileten tünel manzarası kazanmıştı. İlim lisanında «Gravidation Collaps» denilen bu hârika fizik sonuç tüm madde fiziği kavramlarını yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini kesin olarak ortaya koydu.

Kara delik önünden geçen her cisim, bir büyük gezegen, ışınlar bile aniden yok oluyor; onlar da manyetik eylem boyutuna yansıyorlardı.

Acaba bu boyut nasıl bir boyuttu?

Tıpkı mesafeler, zaman gibi evrene iskelet vasfı veren bir boyuttu. Manyetik eylem boyutu, varlıkların özünde gizli olan gravidasyona bir tarz biçim veriyordu. Bir başka tanımlı, gravidasyon, manyetik eylem boyutunun varlıklara zorunlu bir yaptırımıdır. Herhangi bir cisim, özündeki gravidasyon nedeniyle diğer boyutları, özellikle mesafe ve zamanı aşıp daha güçlü gravidasyona koşarak yok olacağı zaman manyetik eylem boyutu ona jiroskobik bir hareket vererek yok olmaktan kurtarıyor. Âdeta onu evrenin merkezine doğru koşmaktan alıkoyuyor.

Manyetik eylem boyutunu dünyamızda fark eder, fakat bir türlü isim bulamayız. Bunun en iyi örneği bir daire üzerinde elektron akımı sağlamadır. Elektrik akımı geçince, belli bir yönde mıknatıslanma hasıl olur. Ortada bir demir ya da çelik yokken nasıl olup da manyetik alan doğuyor? İşte beşinci boyut dediğimiz manyetik eylem boyutunun çok basit bir görüntüsü budur.

Tekrar kara deliklere dönüyoruz: Manyetik eylem boyutunun gravidasyonlara denge vererek eylem kazandırdığını anlatmıştım. İşte kara delikler fevkalâde şiddetli gravidasyonların manyetik eylem duvarında özel bir varlık biçimidir. Manyetik eylem boyutu, gravidasyon şokunu çözmek için o cismi üç boyuttan kurtarır. Bu kez cisim maddesel niteliğini bizim bildiğimiz ölçülerde kaybeder. Bu olay fevkalâde önemli bir olaydır. Zira bir varlık manyetik eylem boyutuna tam yansırsa mesafe eylemlerinin tümünü kaybeder. Eğer böyle bir imkânı bulsak bir anda kâinatın bir ucundan bir ucuna yansıyabiliriz.

Ancak, kara deliklerde böyle bir mekân değiştirmenin olup olmadığı meçhuldür. Bazılarına göre kara delikde yok olmuş gibi görünen yıldızlar evrenin çok uzaklarına yansımaktadır. Bazılarına göre ise yıldızlar tamamen madde ötesi bir boyuta yansıyıp kalmıştır. Daha enteresanı, kara deliklerin yeni yıldızları yuttukça güçlenmesi; tam bir evren girdabı haline gelme ihtimalidir.

Kara deliklerin en önemli özelliklerinden biri de zamanı emmesidir. Kara deliklere yaklaşan cisimler orada yok olurken zaman sonsuz bir hız kazanmaktadır. Bir çok ilim adamına göre kara deliklere girip yok olan yıldızların filmi çekilebilse tüm geçmişlerini seyretmek mümkün olabilir. Belki bu tanımlar ve kavramlar bugün için biraz fantazi gibi görülebilir. Fakat olay dünyanın başına gelse, örneğin güneşimiz kara deliğe dönüşse dünya tüm macerasını bir zaman şeridinde akıtarak boyutların ötesine geçer.

Evrenin en ilginç varlıklarından biri de kuasarlardır. Ve sanki kara deliklerin zıddı bir görüntüye sahiptirler. Semanın altıncı manyetik kuşağındaki bu yıldızlar evreni sanki merkezden dışa doğru hızla terk eder görünümündedir. Güneşimizden bir kaç defa büyük olan bu yıldızlar, ışın salma, bir anlamda da parlaklık açısından güneşten milyarlarca daha güçlüdür. Başlı başına bir galaksi enerjisine sahiptirler. Sanki kara deliklerin tam tersine; mesafelerden, zaman ve manyetik eylem boyutundan kaçarak varlığını korumaktadırlar. Son yapılan araştırmalar bunların semanın daha alt kuşaklarına yansıması halinde bir bomba gibi patlayıp galaksiye dönüştüğünü düşünmektedir.

Kuasarların varlığı Big Bang üzerinde daha değişik kavramlar getirmektedir. Big Bang (Ak noktada patlama) olayını biz hep dünyadaki gördüklerimize ve bilgilerimize göre yargılıyoruz. Gerçi fizikten bildiğimiz bir çok matematik bağlantıları bu büyük evren olayında parça parça seyredebiliyoruz. Ne var ki genleşme, jiroskobik dönme eyleminde ve gravidasyon olayından fark ediyoruz ki, Big Bang dediğimiz infilak olayı gerçekte bir noktadan fışkıran ilâhî kudretin mesafeler, zaman ve manyetik eylem boyutuna nakşettiği muhteşem bir varlıklar tablosudur. Zaman ve manyetik eylemden, mesafelerden kaçtıkça yeni dünyalar, galaksiler doğmakta (Kuasar); boyutlara doğru dürülüp büzüldükçe bu müthiş enerji, manyetik eylemin boyutlarında gözlemlerden öteye geçmektedir.

Dev enerji depoları olan kuasarlar, galaksilerin meni hücreleri gibidir. Meni hücresindeki minicik genetik kartta nasıl koca bir insanın anatomisi programlanmışsa; kuasarlarda da koskoca bir galaksinin milyarlık yıldızlar sistemi yörüngelerine varana kadar programlanmış beklemektedir.

Şimdi mesafeleri, teklik ve çokluk kavramlarını inceleyeceğiz.

4. SONSUZLUK - TEKLİK - ÇOKLUK

Kitabımızın başından beri minik evrenler dünyasına ve sonra da kâinatın dev ihtişam tablosu galaksilere çok kısa bir gezi yaptık. Şimdi, buradan çıkaracağımız sonuçlar içinde fevkalâde önemli bir noktayı anlatmaya çalışacağım.

Mesafe birimleri açısından olsun, zaman açısından olsun, ışınların ve atomun dünyası sonsuz küçükleri temsil ediyor. Sayısal çokluk açısından akıllara durgunluk veren bu minikler dünyası, aslında yıldızların sayısıyla kıyaslanmayacak kadar kalabalıktır. Hatta bir atom çekirdeğinden milyar kere milyaz büyük olan mikropların sayısı bile yıldızlardan kalabalıktır. Buraya bir nokta koyalım. Uzaydaki yıldız sayısı da yüz milyar kere yüz milyar ortalama rakamıyla ifade edilir. Yani hem mikrokozmoz dediğimiz minikler âleminde, hem makrokozmoz dediğimiz uzayda öylesine çok varlık vardır ki; bunların alt alta bir tek ismini yazsak sırf bu ameliye için tüm dünyanın insanları (5 milyar kişi) seferber olup saniyede iki isim yazsalar yıldızların kaydını 200.000 yılda bitiremezler. Atom, mikrop gibi minikler âleminin sırf isim kaydı ise, yine 5 milyar insan çalıştırarak 40 trilyon senede tamamlanamaz.

Bu çokluğu bir düşünün ve bunların «Ak nokta» dediğimiz bir tek nurdan fırladığını anlamaya çalışın, Demek ki teklik âleminin sonsuz kudreti bir kez yansıdı mı, çokluk âleminde sayıları şaşırtan bir kesret (çokluk) oluyor.

Teklik âlemi boyutlara tâbi değilken, çokluk âlemi mesafelere, zamana ve manyetik eylem boyutlarına uyum göstererek kimlik kazanıyor. Bir varlığın «Ak nokta» dediğimiz ilâhî nurdan doğup, çokluk âlemine yansıdığı zaman bir galaksi mi, bir yıldız mı, bir atom çekirdeği mi olacağı bu boyutlardaki geometrik eylemine tâbidir.

Bir atomun başka atomlarla yeni dünyaları oluşturması ise yine eşyanın değişmez kader yazgısına tâbidir.

Teklik âleminin temel vasfı boyutlara tâbi olan değişkenlik kazanmasıdır. Var olduğu andan itibaren değişimlere, bir anlamda yok olmaya mahküm olmaktadır. Ünlü Rus fizikçi Prof. Koziref bu gerçeği maddenin vazgeçilmez özelliği diye tanımlamaktadır. Teklik ise bitmeyen kudreti ve ölümsüzlüğü temsil etmektedir. Bu sır tüm varlıkların özünde gravidasyon dediğimiz câzibede saklanmıştır. Sanki varlıklar bu anayasayı biliyormuşçasına daima kendinden güçlü merkezlere akarak sonunda teklik sırrına ermek isterler. Ancak manyetik eylem boyutu onları bırakmaz. Ve çokluk âleminin temaşa (seyr) dünyasına çeker ve âlemler böyle kurulur.

Çokluk âleminin muhteşem manzarasında iki gerçeği değişmez biçimde seyreder dururuz. Güzellik ve ilmî âhenk. Yüce Yaratıcı çokluk âlemini sergilerken grinin yanında yeşili, kırmızı nova alevleri yanında pırıl pırıl mavi ateş ışıklarını yaratmıştır.

Mikrokozmozda olsun, makrokozmozda olsun bu akıl almaz güzellikler kesiksiz devam eder. Bir okyanus örümceği koyu bej sırtında inci taneleri gibi masmavi nakışlar taşır. Hiç bir galaksi şekil itibariyle birbirinin aynı değildir. Envai çeşit helezonlar, elipsler, mekik tarzları onlara öyle bir temaşa ihtişamı verir ki, insan bakmaya doyamaz. Sıradan bir gezegende bile renk renk atmosfer halkaları, ayrı yörüngelerde seyreden uydular vardır. Bütün bunların yanında hem o okyanus örümceğinde, hem galaksilerin fırtınalarında öylesine ilmî bir âhenk vardır ki; onlar sonsuz sayıda atımların gravidasyonları, ışınlar.ı saniyelerin on milyarda biri kadar küçük zaman birimlerinde dengelenmiş, âhenkleşmiştir. Aynı ilmî âhenk, dev galaksilerde de sonsuz dengelerle sürer durur.

Şimdi hepimizin merakla kendimize sorduğu bir soruyu cevaplayalım:

Acaba tüm varlıklar seyrettiğimiz, gördüğümüz bu âlemlerden mi ibaret?

Bu sorunun cevabı; görüp seyrettiğimiz âlemlerin temel nitelikleriyle ilgilidir. Bir cismin, varlığın tanınabilmesi onun boyutlardaki eylemine, bir yerde süratine tâbidir. (Burada görmekten kastımız, gözle görmeden ziyade, tüm laboratuvarlarımızın müşahade imkânıdır.)

Bir varlığın ışık hızından daha süratli hareket etmesi halinde, onu göremediğimiz gibi, fizik laboratuvarına da sokamayız. Şimdiye kadar bildiklerimize göre üç olay bu açıdan bir izah beklemektedir:

1 - Karadeliklerde maddesel varlıkların yok olma eylemi,

2 -Atom çekirdeğinde tanıştığımız nötrino elamanlarının çekirdek plazmasında bazan var, bazan yok olması,

3 - Ünlü Prof. Paul Davies'in mutlak boşlukta rastladığı değişik yeni kuvantlar.

Hatırlayacağınız gibi Davies mutlak boşluğu (vakum) elde ettikten sonra orada yeni kuvantların doğduğunu kesinlikle tesbit etti. Yoktan bir şey vakumda yaratılamayacağına göre, bu kuvantlar nereden geldi?

İşte bu üç olay bizzat tanıdığımız varlıklardan bazılarının bir başka boyuta geçtiğini ve maddesel tanıtım siluetlerini kaybedip tekrar kazanabildiğini göstermektedir.

Bir varlık mesafeler (boy, en, derinlik), zaman ve manyetik eylem boyutlarında belli bir seviyede vardır. Yani geometrik koordinatlardaki sayısal varlığı ona biçim vermektedir. Ünlü Lorenz'in dediği gibi; sür'ati saniyede 300.000'i aşan cisim olamaz. Olursa maddesel vasfını yitirir.

Çok süratli bir kuvant farz edin. Saniyede beş milyon Km. hızırı sahibi olsun. Bu kuvant; boy, en, derinlik, hatta zaman boyutlarına intibak edemeyecek, kara deliklerde olduğu gibi yalnız manyetik eylem boyutuna intibak ederek varlığını ancak bu sayede sürdürebilecektir. Sür'ati düştüğü takdirde yeniden maddesel eylem kazanma imkânı bulacaktır.

Son çağ fizikçileri böyle bir kuvantın varlığını kabul etmiştir. Tachyon ismini vermişlerdir.

İşte biz Big Bang teorisini seyrederken, onda eksik olan bu noktayı da varsaymak gerektiğine inanıyoruz. Büyük infilakta sonsuz galaksiler boyutsal eylem kazanırken, akıl almaz hızları nedeniyle pek çok Tachyon da sonsuzluğa fırlamış ve bambaşka boyutlarda, bambaşka âlemler kurmuşlardır.

Boyutlar bahsinde de değindiğim gibi; varlıkların özellikleri, boyutlara uyumuna bağlıdır. Dev mesafeleri sonsuz sür'atle aşan kuvantlar, elbette boy, en, derinlik çatısı altına sığınamaz. Bir kuşu kafese, bir kediyi odaya koyarsanız; bunların sür'atleri sınırlıdır. Bir gama ışınını değil odaya, bir şehre, bir kıtaya bile hapsedemezsiniz.

İnsan bahsinde göreceğimiz gibi, sonlu ve ölümlü olmak bir yerde boyutlara eylemin ezgisidir. Mesafe boyutlarından kaçan varlıkların dizaynı da o boyutlara has muhteşem bir güzelliktedir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Haluk Nurbaki | İnsanın Sırları


1. İNSANIN MADDESİNDEKİ İHTİŞAM

Şimdiye kadarki bölümlerde evrendeki her varlığın ne denli bir âhenk ve program içinde yaratıldığını seyrettik. İnsanın zihninde hiç silinmeyen, silinmeyecek olan bir sorunun cevabını incelemeye başlayalım:

Acaba insan sıradan bir varlık mı, yoksa ayrıcalığı olan seçkin bir evren nazlısı mı?

Bu soruya mistik bir cevap vermek yerine şimdiye kadar olduğu gibi ilmî bir yorum yapmak yerinde olacaktır.

İnsanda madde ve madde ötesi niteliklerin iç içe olduğunu, artık tamamen maddeleşen çevreler bile kabul ediyor. Ben önce insanın maddesel yapısındaki incelikleri dile getirmek istiyorum.

Tüm canlılar gibi insanın madde yanı da canlı hücre­nin temel özelliklerini taşır. 0 da oksijen alıp karbonla bağlayarak enerji sağlar. Bu olayın bütün katlarında suya, besine, madenlere, vitaminlere muhtaçtır. Ne var ki insanın maddesel yapısında bile öyle esrarlı olaylar vardır ki, hiçbir canlı böylesine muhteşem dizayna sahip değildir. İnsanın maddesindeki insana özel olguları 4 noktada toplamak istiyorum:

a -Tüm varlıkların insana biyolojik hizmette adeta yarışması,

b -İnsanın duygusal sistemi,

c- Hipotalamus bölgesinde olup bitenler,

d-İnsanın organlarındaki akıl almaz beceriler.

A) VARLIKLARIN İNSANA HİZMET YARIŞI:

Mikroplar bahsinde gördüğümüz gibi, minicik canlılar; ekmekten yoğurda bize özel besin ve vitamin hazırlamak için tam bir yarış halindedir. Bağırsaklarımızda yurt tutan en azgın mikroplar bile bir taraftan vitamin yaparak, bir taraftan enzim yaparak insana hizmet vermenin gururu içindedir.

Bitkilerin insana hizmeti ise hayranlıkla seyredeceğimiz bir ihtişam tablosudur. İnsanın hangi vitamine ihtiyacı varsa, hangi biyolojik ihtiyaç maddesine muhtaçsa onu yapmak için tüm bitkiler seferber olmuştur. Ya her tür hastalıklara karşı hazırlanan ilâçlar?

Dikkat edin, bugün modern tıp ilâçlarının ekseriyete yakın kısmı bitkilerden temin edilir; önemli bir kısmını da mikroplardan (antibiotik). Koskoca dünya tabiatındaki tüm canlılar, direkt ya da endirekt insana hizmet yarışı yapsın, sonra siz kendinizi sıradan evrimsel bir varlık sanın öyle mi? Böyle düşünenler tüm canlılara karşı çok büyük bir haksızlık gösteriyor mu?

Allah insana yaratmayı murat edince, dünyanın tüm doğasına hizmet emrini vermiş; mikrobundan bitkisine, hayvanlarına, hatta akvaryum balığına kadar insanlara yapacakları hizmetleri biomatematik programı içinde tesbit etmiştir.

Semanın rengindeki dinlendiriciliği hiç sezmiyor musunuz? Uzaya bakın bakalım, mavi gök görecek misiniz? Ağaçların yeşilinin verdiği neş'e, binbir çiçeğin iç dünyamızda yarattığı sevinç... Ya toprağın rengi? Bilir misiniz ki bütün renklerde yorulmak ve usanmak mümkündür de toprağın renginden ne usanç gelir ne yorgunluk.

Toprağın altındaki petrolün, madenlerin programlanması başlı başına sana verilen bir ayrıcalığın sembolüdür.

Dünyamızın canlı cansız tabiatı üstünde yaşayarı insana çok net ve açık bir mesajı vardır:

«Ey insanoğlu biz senin hizmetindeyiz. Kendi kıymetini bil! Bulman gerekeni bul, evrenlerin sonsuzluğundaki sırları çöz» diyor.

İnsan vücudunun kimyasını tetkik eden ilim adamları; insanda, dünya doğasında mevcut tüm elementlerin mevcud olduğunu tesbit etmişlerdir. Milyarda bir gram da olsa, insan vücudunda her element vardır. Bu zorunlu bir varoluş değil, hikmetlerin en incesidir.

İnsan vücudunda beslenmenin, biomatematik hayat kontrolündeki yeri çok ilginçdir. Bu konuda birkaç örnek vermek istiyorum:

Potasyumla sodyum zıt etkilidir. Bunları birlikte belli nisbette almak gerekir. Bu denge, istek duygumuza kompitürize edilmiştir. Potasyum fazla besinler alınca (balık, et, salatalık gibi) hemen tuz isteriz. Karpuzda da çok potasyum olmasına karşılık, ayrıca sodyum da olduğundan tuz ihtiyacı duymayız.

İnce bağırsaklarımızın besinleri emme sistemi de biomatematik kompitüre bağlıdır. Ve ihtiyaç fazlası vitamin ve mineral almamız söz konusu değildir.

Hikmetlerin incesine bakın ki, çeşitli canlılar kendilerine özel besinleri alırlar ve zararlıları da yine refleksleriyle tanırlar. İnsanın besin listesi ise sonsuzdur. Buna karşın zehirli maddeleri kolayca tanımaz. Bunun nedeni, zehirli bitki ile insan arasındaki ileşitimdir. İlerdeki bölümlerde anlatacağım gibi, insanların tüm canlılarla iletişim kurma kabiliyetleri vardır. Bunu köreltirlerse kaba reflekslerle bitkilerin özelliklerini kolayca tanıyamazlar.

Dünya tabiatında ilâç olarak yaratılan bitkilerin zehir tesiri yapması doğaldır. Onların varlığı insana hizmette yarış programına elbette ters düşmez.

Çok mükemmel yaratılan insanın, çevresinde kendine hizmet yarışı yapan canlıları seçmesi ilâhî bir emridir. İnsan, özellikle iç dünyasının anahtarı olan gönül sevgisi ve dış dünyasının anahtarı olan aklıyla tüm çevresini, evrenleri fark etmek zorundadır. Ancak bu yolla hem kendini fark edecek, hem sonsuzluğun yüce yaratıcısını bulacaktır. Çevreden verilen hizmetlerin sırrı budur. Yoksa yoğurt bakterisi kendi üremesini yok ederek insana yararlı ATP molekülünü niçin üretsin? Matematik ustası bal arısı neden kendi ihtiyacının binlerce kat balı yapsın?

Dünya tabiatında var olan hârika düzen, maddesiyle de tamamen insana yönelikdir. Dünyadaki ısıdan ozon süzgecine, radyasyon oranından oksijen nisbetine, mevsimlerin ve gecenin süresine kadar her biomatematik hesap; insana yöneliktir. Bu ölçüler bugün olduğu nisbette olmasa da diğer canlıların çoğu dünyada yaşardı, fakat insan yaşamazdı!

Bu gerçeği ilerdeki satırlarımızda evren çapında da ifade etmeye çalışacağım.

B) İNSANIN DUYGUSAL SİSTEMİ:

Uzun yıllar insanlar yapılarındaki hârika duygusallık özelliğini fark etmemişler, hatta hastalık olarak yorumlamaya kalkmışlardır.

Halbuki insanların bedensel fonksiyonları; isteseler de, istemeseler de bir yanı ile duygusal sisteme bağlanmıştır. Duygusal sistem gerçeğini inkâr eden kimse bile, stresler altında mîde ülseri olmaktan kurtulamaz.

İnsanın duygusal sisteminde temsil olan konular yanlış bilinmektedir. Çoğu kez bazı konulara bağlı sonuçları duygusal sistemin aslı sanırız. Duygusal sistemin özünde sevmek, özlemek, ayrılık yangısı, inanmak, güvenmek, merhamet etmek, fedakârlık temel tuşlardır. Buradan gelişen tepkiler çeşitli görüntüler verir: Üzülmek, sevinmek, mutlu ve mutsuz olmak gibi. Stresler genellikle yanlış duyguların ya da yanlışa yönelik duyguların sonuç belgeleridir.

Bunların analizlerini bir sonraki bölümde daha iyi anlayacağız. Duygunun maddesel bir fonksiyonu olmadığı aşikârdır. Nasıl olup da maddesel sistemi etkilediğine akıl erdirmek mümkün değildir. Bu konuda küçümsenmeyecek tıbbî bilgilere sahibiz. Önce bu noktayı ayrıntılarıyla açıklayacağım.

C) HİPOTALAMUS BÖLGESİNDE OLUP BİTENLER:

Beynin alt yanında hipotalamus diye adlandırılan bir bölge vardır. Kafa tasının merkez noktası sayılan hipofiz salgı bezinin hemen üzerine düşer. Bu bölge genelde hipofiz salgı bezi aracılığıyla tüm beden fonksiyonlarını kontrol özelliğine sahiptir. Beynin biomatematik sistemlerinin en hârika noktası burasıdır.

Vücudumuzda beslenme, gelişme, doğum, cinsel sistemler, özellikle damarlar ve organlara irade dışı çalışma düzeni veren her olay hormon dediğimiz özel salgı bezleriyle sağlanır. Bu salgı bezlerinin orkestra şefi hipofiz salgı bezidir. Bu salgı bezini ise hipotalamus yönetir... Hipofiz salgı bezi, saldığı özel hormonlar yanında, ayrıca her salgı bezini harekete geçiren hormonlar salar. Bu biyolojik alış veriş, hücre seviyesine kadar yaygındır.

Şu halde tüm biyolojik sistem hipotalamusun biomatematik kontrolündedir. Ve de hipotalamusun en büyük merkezi, duygusal etkileri alıp değerlendiren çekirdeğidir. Bir örnekle sistemin nasıl çalıştığını görelim.

Âni bir üzüntüde hipotalamus, hipofiz üzerindeki tenbihini kaldırır: Hipofiz, damar genişleten etki yerine damar büzen etikiyi böbrek üstü bezlerine iletir ve büyük ihtimalle kalbi besleyen damarlar büzüşerek infarktüse neden olabilir. Aynı büzülme mîde kaslarına yansıyarak, büzüşmeyle birlikte aşırı asit salgısı salarak ülsere neden olabilir. Eğer etki hafifse, bağırsaklarda âni bir hızlanma doğarak olay bir ishalle geçiştirilebilir.

Bu mekanizmanın tarzı farklı görüşlerle izah edilmektedir. Bir görüşe göre hipofize bu yaptırımlar elektronik etki ile ulaşır. Çeşitli duyguların hipotalamusdaki çekirdekte yarattığı etkiler, beynin genel yönetim tarzındaki elektriksel sonuçlarla birlikte hipofize ulaşır.

Bazı ilim adamları hipofizin anatomik yapısından esinlenerek daha ilginç bir açıklama getirmişlerdir: Beyin zarı, kafanın alt kısmında hipofizi de saracak biçimde tamamlanırken, bu bezin beyne yakın sap kısmının etrafında bir diyafragma oluşturur. Onu boyun kısmında büzerek ya da rahatlatarak bir kontrol sistemi meydana getirir. Hipofizin aşağıdan yukarıya sap şeklinde uzayıp beyne yapışan bu dar boğazında, aynı zamanda hipofizi besleyen damarlarla, onun salgılarını vücuda yansıtan damarlar geçer. İşte hipotalamus çekirdeğindeki çeşitli uyarılar bu diyafragmanın açılıp kapanmasına yol açar. Böylece vücudun temel biyolojik yaşantısı hipotalamusun biomatematik insiyatifine terkedilmiştir. Hipotalamusda bugün bilinen merkezler elbette yalnız duygusal çekirdekten ibaret değildir. Hayatın sürebilmesi için vücuddan gelen uyarılar, dışardan gelen etkiler hep hipotalamusda kompitürize edilerek gerekli eylemlere geçilir. Bu geçiş büyük yanıyla hipofiz aracılığıyla olur.

Hormonların salınmasında hücrelerin talebi çok önemli bir role sahiptir. Nitekim bu konuyu araştıran bir ilim adamı yetmişli yıllarda nobel almıştır.

Şimdi duygusal etkilerin, halk tanımıyla moralin hastalıklar üzerinde nasıl rol oynadığını daha iyi anlayabiliriz.

Vücudda bir hastalık meydana geldiği zaman onun giderilmesi için bütün biyolojik sistemler faaliyete geçer. Özellikle de bağışıklık sistemi. Bu sistemin başarısı için timus bezi ve karaciğerin çok güçlü çalışması gerekiyor. Bu imkân ise hipotalamusa bağlı olarak hipofizin bol hormon salgısı ile yakından ilgilidir. Moral bozuk olunca hipotalamusun duygusal çekirdeğindeki etkinlikler hipofize büzülme şeklinde yansır ve iyileşme güçleşir, olayın cinsine göre bazan imkânsızlaşır. Bu etkiler en açık şekilde kanserde görülmektedir.

Bu hastalığın gerek teşekkülü sırasında, gerekse yayılarak vücudu istilâ etmesi sırasında moral etkiler ana faktördür.

Vücudun kansere karşı kendini savunma biçimi; bol ve güçlü lenfositler aracılığıyla olur. Bunun temininde en büyük rol kemik iliğine ve timus dediğimiz salgı bezine düşmektedir. Her iki merkez de hipofiz salgı bezinin faaliyetinden medet umar. Morali bozuk kişinin hipofizi dengesiz spazmlı şartlarda çalışıyorsa vücudda hastalığa karşı korunma şansı kalmaz. Morali yüksek hastalar ise yıllarca bu çetin hastalıkla başarılı bir mücadele verir, hatta onu temelli yenebilir.

Şimdi bu konunun en can alıcı noktasına geliyoruz: Acaba hangi duygular bu mekanizmayı olumlu yönde çalıştırır, hangi duygular menfi yönde gelişerek biyolojiyi alt üst eder?

Yapılan çalışmalar iki önemli duygunun bu merkezdeki çalışmaların en üst düzeyde âhenk içinde çalıştırdığını kesin olarak doğrulamıştır:

1 - Güven,

2 - Sevgi,

Akla ilk gelen bir duygu şüphesiz mutluluktur. Ancak mutluluğun gerçek yanı pek meçhuldür. Onun temelini bu iki duygu hazırlar. En olumsuz etkiler ise bu iki duygunun zıddı olan korku ve nefrettir. Bu temel duygular arasında elbette karmaşık duygular ve bu duygulardan gelişen yeni duygular da vardır ve hipotalamus merkezlerine ciddi olarak etki yapar.

Mesela, ihtiras ve hırs: Aslında bu duygu temelde güven duygusunun yokluğundan gelişir. Gelecek korkusu insanı ihtirasa sürükler. Elbette sevgisizlik ve nefret hisleri insanı hırslı bir şekilde kin ve intikama götürür.

Ömür elbette bir kader mes'elesidir. Ancak hayatta sağlıksız yaşama ve stresler cehennemi hep bu duyguların pençesinde gelişir.

Acaba güven ve sevgi duyguları nasıl kazanılır?

Güven duygusu ve bizim öz tanımımızla teslimiyet nasıl bulunacaktır. Aşikâr şekilde inanmayanlar bile fark ediyor ki; güven, ancak îmanla kazanılan esrarlı bir kudrettir. Güven tüm korkuların atılması ile doğar. Şüphesiz korkuların en şiddetlisi ölüm korkusudur. Bundan sonra parça parça, gelecek korkusu (hastalık ve açlık) sıralanır. Bu duyguların altında; insanın, evrenlerin yüce yaratıcısına ve kendisine karşı inanç zaafı yatmaktadır. Zaten bu bahsi uzun uzun anlatmaktaki amacım siz okuyucularıma bir inanç ve güven vermek içindir.

Koskoca evrenler sistemini bir saniyenin trilyon kere trilyon kere trilyonda biri kadar zamanda tam ve eksiksiz olarak yaratan yüce Allah'a karşı ters düşen inanç zaafı göstererek nereye varabilirsiniz?

Daha önemlisi siz bu sonsuz mikro ve makro evrenler içinde özenle seçilip yaratılan bir varlıksınız. Bir santimin trilyon kere trilyonda biri kadar atomuna bile değişmez bir âhenk veren Allah'ın, özenle seçip yarattığı size güveneceğiniz bir kader vermemesi mümkün müdür? Etrafınızda sizi ürküten olaylar hep sizi sınamak içindir. Allah'a sığınmayı, O'na yaklaşmayı sağlamak içindir. Allah: «Özenle yaratıp evrenin sırlarını öğrettiğim bu varlık bana inanıp, bana güvenecek mi?» diye tüm insanları sınar.

Eğer, siz çevrenin basit çizgilerinden korkar, paniğe kapılırsanız yazıklar olsun «seçkin varlık» hüviyetinize.

Sevgi duygusuna gelince: Böylece muhteşem bir kâinatın yaratıcısına ve O'nun seçkin varlık diye isimlendirdiği insana evvelâ hayranlık ve sonra şiddetli bir câzibe ve sevgi duymamak mümkün müdür? Böyle seçkin bir varlığa, özellikle seçkinliğini ispatlamış kimselere karşı, sosyal platformda yeri ne olursa olsun sevgi duymamak mümkün mü?

Daha ilginci tüm evrenleri hârika programlar içinde yaratan Yüce Rabbimizin insan biyolojisine koyduğu anahtardır. Bu bölümü dikkatlice okuyunca anlayacaksınız ki insan biyolojisinin biomatematik sisteminin anahtar şifresi, hipotalamusda ve onun kodlarındadır. Bu şifre sevgi ve güvendir.

Güven ve sevgiye, Allah'ın insanı yaratırken verdiği önem bizzat bu noktada kesinleşiyor ve âdeta:

«Ey insanoğlu! Ben seni, beni tanıman, sevmen ve güvenmen için yarattım. Biyolojine de hipotalamusuna da bu programı nakşettim. Aksine hareket etmen suyu tersine akıtma gafletidir. Kendine yazık edersin» buyuruyor.

D) İNSAN ORGANLARINDA AKIL ALMAZ BECERİLER:

Bu bölümde insan biyolojisinde var olup da başka hiçbir canlıda olmayan akıl almaz biyoloji gerçeklerini dile getirmeye çalışacağım:

1) Anne sütündeki hârika özellik: Anne sütü bebek için mikroplu hastalıklara karşı koruyucu maddeler içerir.

Ancak burada en önemli olan anne sütündeki bu maddeler arasında annenin geçirmediği hastalıklara ait bağışıklık maddelerinin bulunmasıdır.

Daha ilginci anne sütündeki demir mes'elesidir. Demir, bebek bağırsak mukozasını tahriş ettiği için bebekler doğarken karaciğerlerinde demir depo ederek doğarlar. Yıllarca anne sütünde demir eksik diye bebekler demir veren ateist hekimlerin yarattığı milyonlarca bağırsağı hasta insana karşı nasıl hesap vereceklerini bilmiyorum.

İşte anne sütüne, annenin kanından demir geçişini engelleyen bu biomatematik sistem zaman içinde yavaş yavaş açılarak bir yaşından sonraki süte az az demir salmaya başlar.

2) Kemik iliği: Biolojinin temel kurallarından biri şüphesiz bir hücrenin, ancak kendinin aynı olan bir hücreye bölünmesi ilkesidir. Genetik mühendisliğin tüm laboratuvarlarında bu kuralı aşmak mümkün değildir. Bu temel ilkenin iki istisnası vardır. Embriyon, yani spermle yumurta hücresinden bebeği meydana getiren olay ve kemik iliğinde kan hücreleri yapım faaliyeti.

Kemik iliği evrenin en mûcizevî genetik laboratuvarıdır. Bir mezanşim hücresinden envai çeşit farklı karakterli kan hücresi yapar. Bu faaliyetin kemik iliğinde cereyan etmesinin hikmeti, çok hassas olaylar cereyan eden bu laboratuvarın kemik duvarlar arkasına çekilmiş, âdeta çevre etkilerinden korunmuş olmasıdır. Kemik iliğinde özellikle yapılan iki tür hücre çok ilginçdir: Biri oksijeni dokulara aktaran kırmızı kan hücreleridir. Tanıdığımız tüm hücrelerden farklı olarak çekirdeksizdir. Sıradan bir mezanşin hücresinden gelişen bu hücrelerin 120 gün süren hayatlarını nasıl devam ettirdikleri hâlâ meçhuldür. Sanki içi boş bir kab gibidirler. Fakat canlıdırlar, zarları hârika bir beceriyle çevreden oksijen alıp hemoglobinindeki demire bağlar, dokulara gelince de oksijen yine aynı hârika zardan aktararak, demirini iki değere indirir.

Şüphesiz tüm vücud hücreleri arasında en marifetli olanı yine kemik iliğinde imâl edilen lenfosit hücreleridir. Bunların bir kısmı zehir taşır; fakat karşı canlıya müdahale edemez (B. Lenfosit). Zira biolojik ayırma yetenekleri yoktur. Bunlar taşıdığı biolojik silahları sanki ordunat şubesi gibi savaşçı T. Lenfositlere aktarmakla görevlidir. T. Lenfositler ise savaşan ilim adamları gibidir. Elindeki öldürücü silâhı kendi hücrelerine bulaştırmamak için engin bir bioloii bilgisine sahiptir. Aşağı yukarı 30 bin biolojik şifreyi tanır. Bu engin bilgisi sayesinde kendi dokusunda bile karakterini yitirmiş, sapmış bir hücre görürse öldürür (Kanser hücresi gibi).

Lenfositlerin bu fevkalâde hassas laboratuvarı organ nakillerinde bir problem olarak ortaya çıkmakta, ancak bi­yolojik karakter yakınlığı olan kimselerden organ nakledilebilmektedir. Çok fazla biyolojik farklılığı bulunan kimselerin organları ise zaten nakillerden sonra birçok yeni biyolojik problem yaratacağından lenfositler tarafından daha başlangıçta imha edilmektedir.

Kemik iliğinde böyle milyarlarca ilim adamı lenfositi meydana getiren hücre ise, normal beslenme dışında hiç bir yeteneği olmayan cahil bir ebeveyndir. İlâhî hikmet bu hücrelerin genetik kartlarında kademeli olarak öyle program değişiklikleri yapmaktadır ki, sonuçta akıllara durgunluk veren lenfositler ortaya çıkmaktadır.

3) Karaciğer Hücresi: Vücutta en çok görev yüklenen karaciğer hücresidir. Gerçi vücutta en sıradan bir organ bile birçok işlemi bir arada görür. Fakat karaciğer birbirinden farklı 16 grup görevi iki cins hücresine gördürmektedir. Sindirimle ilgili; sindirme, depolama, gerektiği oranda kana salıverme işlemleri biomatematik olguların şaheser örnekleriyle doludur.

Karaciğer tam bir imalât laboratuvarı olduğu için vücud organları ve hücreleri tarafından taleb edilen her kimyasal madde burada yeterince imâl edilebilmektedir. Bu arada vitaminler, enzimler, hormonlara ham madde alacak steroidler, savunma sistemi için gerekli olan antikorlar kemik iliği ve cinsel hücreler için çok özel globulin ve protein türleri tanıyabildiğimiz imalatın yalnız birkaç tanesidir.

Daha ilginci; karaciğerin, suyun oksijen ve hidrojenini ayırarak ayrı amaçlarla kullanabilmesidir. Bu yetenek kimyanın şaheser bir aşamasıdır.

Alkol ve aşırı yağlarla yorulmamış bir insan karaciğerinin yapamadığı bir kimyasal madde, yok edemediği zehirli bir bileşik yoktur. Elbette hücre sayısı gücü ve oranı nisbetinde!

4) Beyin hücresi: Bugün beyin hücresini tanımadığımız kesindir. Onu yalnız kimyasal ve elektriksel etkileri birbirine çevirerek hareket işlemi meydana getirişi konusunda fark ediyoruz. Ancak düşünce, fizik ve hâfıza yönünden ne tarz bir sistemle çalıştığını bilmiyoruz.

Belli bir enerji tarzını kullandığını tahmin ediyoruz. Fakat bir fikri, bir telepatiyi kuru elektrik enerjisiyle izaha imkân yoktur. Beyin hücreleri beslenme işlemlerini kendisi yapmaz. Her bir beyin hücresinin çevresinde bir hizmet hücresi vardır. Bir dadı gibi onu besler, lâzım olan maddeleri kandan alarak beyin hücresine gereken tarzda iletir. Bu anatomik yapıdan anlaşılıyor ki, beslenme ile ilgili kimyasal ve elektriksel işlemler beyin hücresinin yapı ve görevindeki özel çalışma tarzını rahatsız etmektedir.

Beyin hücreleri faaliyeti kesinlikle bugün fiziğin bize öğrettiği enerjilerden biriyle değil, başka bir tarz enerjiyle yürümektedir. Bu enerjiler kapalı, sür'atli kuvantlar mıdır? Bu kuvantları beyin hücresi çevreden mi toplamaktadır? Yoksa faaliyetleriyle bilmediğimiz bu enerji birimlerini bağlayıp çözerek mi eylem göstermektedir? Bunu bilmiyoruz.

Ünlü Ord. Prof. Filkentstein'in dediği gibi: «Zekâyı öğrenemeyeceğiz, çünkü her bulduğumuz zekânın izahını da yapacak yeni bir zekâya ihtiyaç vardır» kuralı, beyin hücresi için pek geçerli olsa gerek.

Beyin hücrelerinin bir ilginç yönü de onların sonsuza açılan kabiliyetleridir. Kafası en geniş bilgiyle dolmuş bir ilim adamında bile beyin hücrelerinin büyük kısmı yedek beklemektedir. On lisan bilen bir kimsenin beyninde yirmi lisan daha hıfzedebilecek hücre mevcuttur.

Yirminci asrın başlangıcında düşünce ve zekâ merkezi diye gösterilen beynin ön lobu, çağımızda gelişen kanser tedavisi sayesinde tamamına yakını çıkarıldığı halde, bariz bir zekâ duraklaması görülmemektedir. Aksaklık bir kaç hâfıza kaybına münhasır kalmaktadır.

2. DEĞİŞİM VE ÖLÜM

İnsan ve hayat konusunda şüphesiz en önemli soru ölüm gerçeği etrafında düğümlenmektedir.

Bir yandan çevrede seyrettiğimiz ölüm ve zahirî yok oluşlar, bir yandan içimizdeki sona erme korkusu insanın inançları üzerinde büyük spekülasyonlar doğurmaktadır.

Diğer yandan yeryüzünde yaşayan insan topluluklarının arasında en yaygın bir duygu, öldükten sonra bir başka hayatın var olduğu yönündedir. Birbiriyle hiç ilgisi olmayan farklı inanç ve geleneklere mensup bütün insanlarda bu duygunun varlığını tarih boyunca gözlüyoruz. İnka'lardan yeni Zelanda'ya, Afrika'nın balta girmemiş ormanlarından Eskimolar'a kadar her toplum, bu öldükten sonra var olma inancı etrafında yaşamış ve de tüm gelenek tutkularını; hatta hayat tarzını, uygarlıklarını bu inanç yönünde toplamışlardır.

Bu noktada diyebiliriz ki; ölümden sonra hayat, bir anlamda ölümsüzlük, insan neslinin temel ortak bir tutkusudur.

Müsbet ilimlerin hızla geliştiği 19. yüzyıl, insanların en büyük mutluluk duygusunu vahşi bir buldozerle çiğneyip geçmiştir. Yerinde de, çılgın, toplumları çökerten amaçsızlar sürüsü doğurmuştur. Çağımızın huzursuzluğunun temelinde bu gerçek yatar.

Acaba materyalistler insanı gerçekten anlayıp çözerek, her şeyi bilerek mi bu hükme vardırlar? Elbette hayır. Tahminlerle, yanlış yorumlarla ve açık yalanlarla insanı ölümle biten bir basit canlı ilân ettiler.

Bugün için bile beyne ait bildiklerimiz onun gerçek yapısı yanında yüzde onu geçmezken, renkli beyin haritaları uydurarak, insanın her özelliğini beynin bir noktasına yerleştirdiler.

Beyinde görme, işitme ve hareket merkezi gibi hayatımızın basit hayvansal işlem merkezlerini tesbit edip, geri kalan bölgeleri, uzaydaki yıldızları aralarında taksim eden sarhoşlar gibi bölüştüler. Sevginin, düşünce ve idrakin neyin nesi olduğunu soran bile olmadı.

Fakat insanoğlu bu kaba ilim softalarına karşı boş durmadı, envai çeşit olayların izahını istedi. Başlı başına bir parapsikoloji ilmi doğdu. Yeniden insanın ölümsüz yanını araştırmaya koyuldu. Akıl almaz deliller buldu.

Bunlara geçmeden önce, evvela ölüm olayını masaya yatırıp incelemek gerekir.

Ne ölür? Ne kalır? Kaba sınırlarda ölüm, maddesel değişime uğramadır. Bir canlı veya cansız bir nesne, temel özelliğini yitirecek biçimde yapı değişimine uğrarsa ölmüş sayılır.

Meselâ kömürü yakarsanız kömür ölmüştür. Ancak gerçekde karbondiokside dönüşmüştür. Nitekim onu özel kimyasal yollarla tekrar karbona çevirebilirsiniz. Ölümü seyretmenin en ilginç yanı budur. Ya henüz incelediğimiz yıldızların ölümü? Koskoca bir güneş zahirde yok oluyor, gerçekde bir başka değişime uğrayarak daha güçlü bir varlık haline geçiyor. Başka güneşleri bile yutan bir sırra kavuşuyor (Kara delik).

Bir atom çekirdeğine bir nötron atıyorsunuz cinsi değişiyor; civa ise altın, tellürse iyod oluyor. Bir anlamda ölüyor, bir anlamda değişip bir başka tarzda doğuyor.

Bir kelebek ölüyor, toprakta yok olup sonra bir gül ağacında çiçek oluyor. Önce ölüm dediğimiz olaydaki bu değişim gerçeğini fark etmemiz gerekir.

Şimdi neyin ölüp, neyin değişime uğrayabileceğine bir göz atalım:

Maddesel yapılar değişime uğruyor. Özellikle canlılar öldükten sonra molekülleri bitkiler aracılığı ile yeni canlılara dönüp tekrar yaşamaya devam ediyor. Ağaç ve mikroplar genetik kartları kanalı ile kendilerini aynen tekrar edebiliyor. Bu sayede uzun süre yaşamış oluyor.

Acaba duygular, fikirler, sevgiler, san'atda billurlaşan düşünceler ne oluyor? Çok iyi biliyoruz ki, evrenin maddesinde ve madde ötesinde tanımını yapmamız imkânsız bir özellik, câzibedir. Daha açık bir tanımla sevgi ve tutkudur. Her türlü değişim, zahirdeki yok oluşlar câzibeyi hiçbir zaman etkilemez. Düşünce ve hayal de böyledir; farklı toplum ve şartlandırmalardaki insanlarda aynı biçim hayal ve düşünce vardır. Ve bunların ölmesi düşünülemez. İnsanda kesinlikle ortak mal olan sevgi, düşünce ve hayal kesinlikle ölmez. Ölmez de insanın maddesi moleküler değişime uğrayınca ne olur?

Seksenli yıllarda Amerika'da parapsikoloji dernekleri geniş çaplı ve yaygın bir araştırma yaptı. Ağır yaralı olarak acil servislere kaldırılıp sonradan ölümden dönen yüzlerce hasta, hastanenin tıp otoritelerinin gözetiminde incelendi. Ve ölüme yaklaşan insanlara neler hissettikleri sorulduğunda; bunların büyük çoğunluğu kendilerine yapılan müdahaleleri aynen seyrettiklerini anlattılar ve müdahaleyi yapan doktorla anlatılanlar karşılaştırıldı. En materyalist hekimler bile olayı hayretler içinde doğruladı. Ölüm anında hissedilen şiddetli patlama sesi ve bir ışık seyretme hali ise aynı deneyin Hindistan ve Endonezya'da yapılan bölümleri de dahil her vak'ada aynı ifadeleri teyit etti. Aslında pek önemli görülmeyen bu deney dünyanın pek çok ülkesinde bomba tesiri yaptı.

Parapsikoloji ilim çevrelerinde yapılan pek çok araştırma, biomanyetik alan, telekinez (uzaktan bir eşyayı etkilemek), telepati ve rüyaların akıl almaz sırları, insanda madde ötesi bir dünyayı haber vermektedir. Ben bunlar arasında kitabımızın metoduna uygun olarak ilmîliği kesinlik kazanan bazı gerçekleri ele alacağım. Ancak daha önce insana özgü herkesin tanım olarak kullandığı, fakat özündeki sır bir türlü anlaşılamamış konuları özetlemek istiyorum. Sonra ölüm ve insanın madde ötesi yanına tekrar döneceğiz.

3. BİLİNÇ - AKIL - İLMİ DÜŞÜNCE

Bilinç, akıl, düşünce, bir de bunlara ekleyeceğim hayal, insanın ötesinde bir takım kavramlardır. Bunlar sanki insan monitörüne hariçten gelen radio dalgaları gibidir. Nasıl bir radio ve TV.'nin yayınlarını monitör yapıyor diyemezsek; akıl, bilinç ve düşünce de böyledir. Onlar monitör yokken fark edilmez, ancak insanı bir alıcıya benzetirsek yok görülen o dalgaları yakalayıp sese ve şekle çeviriverir. Bu hükme neden vardık?

Bir kere tıpkı televizyon ve radyo dalgaları gibi, düşünce ve akıl da mesafeleri ve zamanı daima aşmıştır. Yani akıl ve düşünce binlerce senedir âdeta hep aynı noktada âni olarak yakalanır. Elbette bilgi birikimini akılla karıştırmamak gerekir. Şimde tek tek bu unsurları tahlil etmeye çalışalım:

Bilinç, insanın evrene açılan dünyasında âniden yanıveren bir ışıktır. Çevresinde gördüklerini, duyduklarını sonsuz bir sür'atle ona iletir. Ve tüm etkilerin kavranıp yargılanmasına başlangıçtır. Işık derinleşip güçlendikçe seri halinde düşünce doğar, sonra hayallerle birlikte bir bütün olarak akıl dediğimiz dev ekranı yaratır.

Bilinçdeki hatalar, hayallerdeki eksikler, yargılamadaki sıra atlamaları akıl ekranında karmaşık bir görüntüye dönüşebilir. Akıl ekranına yansıyan sonuç belgelerinin doğruluğu genellemede belli olur. Bu yüzden halk arasında hayatın gidişine paralel olur. Bu yüzden akıl kavramında «aklın yolu birdir» denmiştir. Aklın hatasız teşekkülüne ait gerekmeyen bilgiye yer yoktur. Bilinç yaşadığı o anın önemli bir belirti ve evren bilincine uyarlık gösterebilme gereğini evren bilincinde beyne yansıyarak gerekli yorumu yanıdır. yapar ve o yorum yönünde davranışlarını ayarlar.

Evrende tüm varlıklar «evren bilinci» dediğimiz (eskilerin tanımıyla akl-ı kül) sonsuz bir denge ve bilim kuralına bağımlıdır. Meselâ bir atom çekirdeğinde denge bozulduğu an en iyi çözümü on milyarda bir saniyede bulur ve mes'eleyi halleder. Bu çözümü minik bir atom çekirdeğinden beklemek elbette abesdir. Evren bilincinin canlılara yansıması, refleksler ve içgüdü tanımları arasında gargaraya gelmektedir.

Meselâ renkli bir görüntüyü beyne yansıtmak için her renk çizgisinin saniyenin yüzde biri kadar aralıklarla beyne gönderilmesi gerekir. Bunu kim yapacak? Gözün retina tabakasında bu işi sağlayan özel kompitürize bir sistem vardır ki evren bilincinden aldığı ilimle bu işi becerir. Ancak renkli TV. keşfedildiği zaman bu gerçek anlaşılmış, gözün bu becerisi karşısında ilim adamları Allah'ın sırrına hayranlıktan kendilerini alamamışlardır.

Şu halde akıl böylesine net bir şekilde tecelli etmemişse, bilinçden itibaren hatalı gelişmiş demektir.

Zaten aklın en iyi tanımı, olayları, bilincin ve düşüncenin süzgecinden âniden geçirip en isabetli kararı verebilme san'atıdır. Bir atom çekirdeği ya da kendini en iyi savunan bir böcek kadar olamazsanız nasıl çıkıp akıldan dem vurursunuz?

Bilinç dediğimiz insana has zihin uyarısı, sağlıklı çalışan bir beyne kısa sürede evren bilincinin sonsuz hazinesini aktarmaya başlaması gerekir. Bu aktarım her şartta hayatın gidişine paralel olur.Bu yüzden akıl kavramında gerekmeyen bilgiye yer yoktur. Bilinç yaşadığı o a anın gereği evren bilincinden beyne yansıtarak gerekli yorumu yapar ve o yorum yönünde davranışlarını ayarlar..

Evren bilincinden aktarılan akıl, insan zihninde zaman içerisinde bilimsel düşünceyi yaratır. Bu faaliyet aklın daha geniş çapta kullanımıdır. Bu yolla «akl-ı kül» de dediğimiz «evren bilinci» insanlık âlemine daha geniş ölçüde yansımış olur ki; teknoloji ve ilim bu sayede meydana gelmiştir.

Unutmamak gerekir ki, ilmî düşünce kesinlikle bilgi depolama faaliyeti değildir. Tam aksine yetenekli zihnin hayal ve akıl karışımı aracılığıyla evren bilincini bulup sezmesi, ondan gerçekleri almasıdır.

İnsanın iç dünyasına doğan bu düşünce ışığının sırrı nedir? Tıpkı o da bilinç gibi dışarıdan gelen, fakat insanın iç dünyasında parlayıp ışıklanan bir olaydır. Büyük keşiflere yol açan ilmî düşünce, onların iç dünyasına âniden bir yıldırım gibi intikal etmiştir.

Bazan bu faaliyet hayal dalgaları şeklinde başlar. Hayal bir anlamda evren bilincinden bir şeyleri farkında olmadan istemekten ibarettir. Bu kurguda eğer «akl-ı kül»'e (evren bilincine) yaklaşım varsa, yavaş yavaş ilmî düşünce ışıkları yanmaya başlar ve insan, minicik cismine rağmen mikrokozmozda atomu, makrokozmozda galaksileri öğrenir. Evren bilincinden kendi akıl çizgimize ilmî düşünceyi yansıtmanın temel ilkesi; şüphesiz bir olayın, ya da nesnenin hikmetini arama isteğidir. Ne var ki evrendeki olaylar çok derin ve ince hikmetlerle süslüdür. Bunları kaba çizgilerde seyrederseniz hiçbir zaman bilimsel düşünceye erişemezsiniz. Meselâ yağmur ve bulutdaki hadiseleri aramak istiyorsanız, önce birkaç peşin soru sorarak yola çıkacaksınız:

1 - Yıldırım ve şimşek neden bu olaylarla iç içe?

2 - Bulut ve yağmur olmasa yeryüzünde hayat sürer miydi?

3 - Dünyanın tüm yörelerine gerektiği zaman ulaşan bu ilâhî hikmet nasıl plânlanmış?

Eğer böyle gerçekçi soruları sormadan yola çıkarsanız, o zaman: «Yağmur, su buharının havada soğuyup su haline dönüşmesinden ibarettir» dersiniz; ilme kepaze olursunuz. Çünkü biri size çıkıp da: «Bulutlar su buharı ise, semalarda ısı - 20 derece iken, hele Sibirya semalarında ısı - 60 derece iken bulutlar neden kütle halinde donup, blok halinde tepemize düşmüyor?» derse, ne cevap vereceksiniz? Bilindiği gibi kışın bulutlar saatlerce gökyüzünde kalır ve ne kar ne yağmur çoğu kez yağma­yabilir.

Atmosferin tetkikinde ünlü bir bilim adamı «Oksijenle azotun bulunduğu bir ortamda, şimşek çakınca gökden asitnitrik (kezzap) yağmasın! Bu nasıl olur?» diye düşünerek asal gazların atmosferi nasıl koruduğunu keşfetmiştir.

Nitekim yağmurun sırları incelenmiş, koskoca bir kitap halinde ilme hediye edilmiştir.

Şu halde ilmî düşüncenin selâmetli ve hikmet arayan, yüce yaratıcıya hayran kalan bir zihinde gelişmesi mümkündür. Aksi takdirde ilim salataları doğar, sonunda çöpe

atılır. Evrim saçmalığı gibi.

Şimdi, çağımızın ilim dünyası, büyük çoğunluğuyla ilmî düşünceye teslim olmuş; kapkaççı maceracılar kapı dışarı atılmıştır.

Okuduğumuz bir kitabın ilmî gerçekliği, ilmî düşünceden yansıyıp yansımadığını ölçmenin, anlamanın en sağlam yolu; o eserin bir yanı ile ilâhî hikmetleri dile getirip getirmediğini tesbit etmekten ibarettir.

Karıncalar üzerine yazılmış bir kitap okumuştum. Yazarı ne papaz, ne de herhangi bir din adamıydı. Ve eserinin hiçbir yerinde de «Allah» kelimesi geçmiyordu. Fakat araştırma öyle mükemmeldi ki tamamen ilmî düşüncenin eseriydi. Rus bilgini Koziref'in Amerikan Milli İlim Mecmuası'nda çıkan makalesi de öyledir. Yani dinle bir ilgisi yoktur. Fakat tamamen ilmî düşünceyi yansıtmaktadır. NASA (Uzay Araştırma Merkezi) yayınlarının tümünde ilmî düşüncenin parlak ışığını görmek mümkündür.

Bu konu üzerinde çok duyarlı olunmalıdır. Çünkü 19.yüzyıldan bu yana ilme öyle lekeler sürülmüşdür ki hâlâ o çağın yalan yorumlarına aldanmış ilim adamları vardır. Tabiat âhenginde eksiklik, yanlışlık arayan şaşkınlar, insan vücudunda, anne sütünde terkip hataları arayan; üstelik bunu savunmaktan yüzü kızarmayanlar, nesil tükenmek üzere de olsa eksik değildir.

Şimdi konumuzun en ilginç bölümüne geliyoruz. Peki akıl, ilmî düşünce ve bilinç neyin nesi? Vücudumuzda nasıl oluyor da bu hârika ışıklar yanıyor? Hangi organ bu sırrı taşıyor?

Uzun müddet konu, ruhsal bir hadise olarak bilinmiş; sonra materyalistler, olayın bir beyin mekanizması olduğunu savunmuşlardır. Doğru kanaata varmak için beynin bir kompitür makinası olduğunu unutmamak gerekir. Bir makina ne kadar mükemmel olursa olsun kendini programlayamaz! Ve de hiç bir makina programın amacını bilmez.

Meselâ: Beyin hücresinde görme olayı bir elektron çoşkusundan ibarettir. Göz merkezindeki hücre kendisine optik sinir aracılığı ile gelen tenbihleri elektronik bir değerlendirmeye tabi tutar. 0 hücreyi 100.000 defa büyültseniz hücre içinde belli noktalarda yığılan elektron dizilerinden başka şeye rastlayamazsınız: Asıl gören kimdir?

Akıl ve ilmî düşünce ise bu olaydan çok daha ötede bir hadisedir. Çoğu kez irade dışında ve âni olarak yansır. İç içe halkalar gibi açılarak yeni halkalar yaratır. Görmediği ve göremeyeceği atomu görmüşcesine bilir. Herhangi bir salgının, herhangi bir elektrik dalgasından oluştuğunu varsaymak pek gülünç olur. Tüm fizik hadiseleri birlikte yorumlayıp değerlendiren, insanın madde ötesi yanıdır. İşte şimdi bunu inceleyecek, akıl ve düşünceye böylece yaklaşmış olacağız.

4. İNSANIN MADDE ÖTESİ YANLARI

İnsanın madde ötesi yanı derince hemen akla ruh gelmektedir. Ancak, insanın madde ötesi yanları oldukça karışık bir kompleksdir. Yani insan madde (vücud) ile ilâhî bir ceryan alan ruhun birliğinde birçok intikal yapılarına sahiptir.

İnsanın maddesinden gelişen sinir sistemi, bir yanı ile de irade dışı çalışan ve bitkisel sinir sistemi dediğimiz bir yapıya sahiptir.

Mîdemizin, karaciğerimizin nasıl çalıştığından haberimiz bile yokken, kompitürize edilmiş bir programla hayat sürer gider. Aslını ararsanız bu program dahi madde ötesi bir âhengin temsilcisidir. Bu sistemi bir adım daha aşarsanız duygusal bir yanımız vardır. Önsezisi ile sevgi ve hasretlikle yürüyen tamamen özel bir sistem!

Ondan ötede akıl, bilinç, düşünce, hayal ve rüyalarla simgelenen bir başka madde ötesi yanımız; yine bunların yanında kavgaları, ihtirasları, çılgınlıklarıyla yaşayan bir ayrı madde ötesi dünyaya sahibiz.

Şimdi dünyalarımıza kısa bir gezi yapacağız.

İnsanda madde ötesi yapının dört önemli delili:

1) Zihin okuma: Bir insanın zihninde uyanan düşüncenin bir başkası tarafından anında aynen okunması maddesel bir iletişimle mümkün değildir. Bu konuda abartılmış olaylardan bir tanesi vardır ki, dünyaca ünlü iki ilim adamı huzurunda yapılmıştır.

Stalin'in falcısı diye bilinen Messing, Freud ve Einstein huzurunda üç kez iki ilim adamının aklından geçenleri bilmiş ve zabıta tevsik ederek ilim dünyasına geçirtmişdir.

2) Rüyalar: Rüyalar, bilindiği zaman ve mekân ötesinde seyreder. Gitmediğiniz yerlere gider, görmediğiniz kimseleri görürsünüz. Başlangıçta rüyaları gündüzkü hadiselerin tekrarı saydılar. Halbuki hiç bir meslek sahibi rüyasında işine devam etmez. Bu konuda ayrı kitaplarımda uzun izahlar yaptım. Burada ruhun kaçınılmaz delili sayılan bir örneği vereceğim:

Bilindiği gibi bebekler doğduğu günden itibaren gülerler, madde hayatlarında ise gülmeyi ancak beşinci haftada öğrenirler. Eğer rüya beyinsel bir faaliyetin tekrarı olsaydı; bebekler önce gülmeyi öğrenecek sonra rüyada gülmeye başlayabilecekti.

3) Telepati: İlk atom denizaltısı suya inerken Amerika Parapsikolojisi Derneği gemi komutanının nezareti altında bir telepati deneyi geliştirdi. Birbirinden 13 bin deniz mili ötede iki telepöd; biri sahilde, biri gemide kalarak 13.000 mil ötede deniz altındaki arkadaşlarına gemi komutanının verdiği notları aynen iletti. Bu mesafede herhangi bir beşeri gücün intikali mümkün değildir. 0 güne kadar telepatiyi beyin dalgalarına bağlayan ünlü Rus ateist bioloji uzmanı Chyvinski bile: «Olay vardır, beyin dalgalarıyla izahı mümkün değildir» demek zorunda kaldı.

4) Ölüm iyileşmesi: Bütün tıp çevrelerinde inkârı mümkün olmayan bir hadise; ölüm anına yaklaşan insanda özellikle zihinsel fonksiyonlarda beliren güçlenmedir. Eğer insan, beynin ibaret maddesel bir varlık olsaydı, ölüm anına doğru sönen bir ateş gibi cılızlaşıp yok olacaktı. Kanser uzmanı olmam sebebiyle pek çok ölüme şahid oldum. Ve ölüm iyileşmesini akıl almaz boyutlarda seyrettim. Ölüm iyiliği başka bir âleme göç eden ruhun sanki son selâmı gibidir; hapsolduğu kafesden sonsuz boyutlara yansırken bir mutlu selâm.

Ölüm anına yakın saniyelerde zihinde öyle açılma, netleşme seyrettim ki; iki saat önce yediğini hatırlamayan hastam, ölüm anında en çetin konularda hârika yorumlar getirdi. Elini oynatmaya mecali olmayan hastalarımın son anda oturup bir şeyi yokmuş gibi konuştuklarını gözledim. Ancak ölüm anındaki iyilikde hayatını haysiyetli yaşamak ön şarttır.

Krimonolojide bile, ölüm anındaki iyilikten yararlanarak şahitlerden daha ayrıntılı bilgi sağlanmaktadır ve olay ilmîleşmiştir.

İnsanın madde ötesi yanında en büyük hadise önsezidir. Önsezi, hadiseyi olmadan önce fark etme san'atıdır. Bu duygu hemen hemen herkesde vardır. Ancak bu duygunun maddesel yapımızla izahı mümkün değildir. Çünkü maddesel olaylar zamanla sınırlıdır. Önsezi ise zamanı atlama olayıdır. Önsezi ile falcılık ve medyumluğu karıştırmamak gerekir. Parapsikoloji kitablarında, zabıtlarla doğrulanmış binlerce olay vardır. Bunlar arasında uçak kazalarını olmadan önce olduğu gibi görenler, savaşlarda öleceği anı şekliyle birlikte görenler sayılamayacak kadar çoktur. Hiçbir sağlık problemi yokken öleceği günü haber verenlerin sayısı onbinlerin üstündedir.

İşte insan maddenin dar boyutlarının ötesinde akıl almaz yanlarıyla bir bütündür. Yoksa beyin hücrelerinde elektron rakslarına hapsolmuş bir zavallı değildir.

İnsan, beden kafesine hapsolmuş, maddeye mahkûm sanılır. Halbuki o evren bilincinden aldığı sırlarla atomun erişilmesi imkânsız boyutlarını seyreder. Ulaşılması imkânsız galaksilerdeki olayların tartışmasını yapar. Ayaklarıyla gidemediği mekânları rüyasında gezer. Devrinde yaşamadığı nice yücelerle rüyasında konuşur. Sırasında zaman boyutunun ötesine geçerek önsezisiyle zamana bile cilve yapar.

İşte akıl ve düşünce insandaki bu madde ötesi sırrın sonsuz boyutlarda yakaladığı ışıklardır. Onu, iç dünyasının sonsuzluklarına çekerek seyreder. Sonra boyutların ötesinde yeni bir kement atarak yeni sırlar yakalar.

Eğer, büyük Yaradan, insana nefs dediğimiz ruhun negatifi olan kişiliği vermeseydi insan evrenin sonsuz boyutlarında pasaportsuz dolaşır dururdu. Atomlardaki besteleri dinler, galaksilerdeki cümbüşü yaşardı.

Ruhun bu sonsuz gücü bedenle kişilik kafesine takılınca, nefs dediğimiz kendini var sayma başlar. Ruhdan gelen güçleri kendisinin gücü sanır. İşte bu nefs olayı bir perde gibi ruhun önüne çekilir. Bu kez olayları bir silüet gibi perde arkasından seyretmeye başlarız. Rüyalar, önseziler, akıl bile sağlıklı yorumlardan uzaklaşır. Ve bu kendini var sayma, sevgi ceryanı ile zayıflar, incelir; o zaman ruhu daha kolay hissetmeye başlarız. Nefs olayının özü şudur: Bütün varlıklar var olabilmek için boyutlar sisteminde geometrik bir uyuma mecburdur. Basit bir misâl olarak: Dünya var olabilmek için güneşe göre belli bir mesafede (1.2.3. boyutlar) belli bir manyetik eyleme (4.5. boyutlara) uymak zorundadır. Bu onun bir tarz nefsi, kişiliği ve varlığını sürdürme eylemidir.

Bir varlığın böyle bir ilgiyi gösterme zorunluğu, onun uyum gösterme zorunda olduğunu boyutlarla kısıtlıdır. Canlıların nefs müdafaaları dahi bu tarz bir uyumdur. Zaman boyutuna bir tarz sığınmadır.

İnsanda varlığını sürdürebilme eylemi ise çok değişik bir çizgiyi temsil eder. İnsan, özelliği dolayısıyle evrenin tüm boyutları tarafından çekilir. İnsan bu sayede varlığını ayakta tutmaktadır. Ancak bu eylem, onu, ruhunun sonsuz gücünü yaşamaktan da alıkoymaktadır. Mükemmel insan, böylesine sonsuz boyutların baskısını hafifleterek ruhuyla iç içe yaşabilen insandır. Aksi takdirde evrenin sonsuzluklarından gelen güzellikleri yaşayacağı yerde; sonsuz çılgınlıkların sonunda bitmez acılar veren dünya girdabında boğulur. Yapısal inceliği, onu sonsuz boyutların duvarında paramparça eder. Tıpkı dönmesini beceremeyen bir uydunun uzayın sonsuzluklarında parçalanması gibi.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ekim 14, 2006

Haluk Nurbaki | Evrenlerin Muhteşem Âhengi


1. İLİMDEKİ SONSUZLUĞUN HÂRİKA ÂHENGİ

İlmin temeli olan matematik ve fiziğin akıl almaz âhengini görmeyen gözler, bence kesinlikle tam bir âmâdır. Bir olayın veya bir varlığın nasıl bir hesap düzenine sahip olduğu, zaman ve mesafelerin onun üzerinde nasıl bir gergef gibi işlendiğini seyrederken yalnız hayranlık yetmez.

Çünkü; bir atom çekirdeğine attığımız nötronun saniyenin on milyarda biri kadar küçük bir zamanda ortaya koyduğu yeni denge fiziğini yirmi sayfalık matematik formüllerle ifade edebiliyoruz. İçinde nice küp köklü uzun formüller, nice zaman aralıkları hesabları, akıl almaz gravidasyon çözümleri! Hep bir tek zerrenin âhengini yaşatmak için. Mesafelere bakınız: Bir santimetrenin on trilyonda biri kadar minik noktalarda, hiçbir geometrik nizam aksamadan olaylar akıl almaz bir âhenkle minik nakışlar halinde sürüp gidiyor. Minik bir Japon kelebeği, bir zerrecik beynine yerleştirilen bir mikrondan küçük bir alıcı sayesinde 100 kilometre ötedeki eşini arayıp bulabiliyor.

Sonsuz küçüklüklerde başlayan bu akılları durduran hesaplar hiç bitmiyor. Evrenin sonsuzluklarında dev mesafelerin erişilmez çizgilerinde de aynı esrarlı bilimsellik içinde hep devam ediyor.

Bir galaksinin içinde bulunan yüzmilyon yıldız birbirlerine karşı öyle bir denge hesabı içinde yaşıyor ki: bir tek yıldızın galaksi boyutlarındaki câzibe ve jiroskobik eylem hesabını yapsanız yüz milyonlarca sahife formül yazmanız gerekir. Fakat tüm varlıklar saniyenin trilyon kere trilyon kere trilyonda birinde böylesine derin hesaplar yapılarak yaratılmıştır ki; bu, o ilk nur patlaması olayının dizaynını sonradan hesap etmeye kâinatın ömrü yetmiyor.

Her zaman verdiğim bir misali tekrar hatırlatmak istiyorum: İnsan anne rahminde yaratılırken doku fazından organ fazına hârika bir raksla geçer. Bakınız nasıl:

Döllenmiş hücre bölünürken önce yalnız farklı dokuları yanyana bir yüzey halinde hazırlayıp dizer. Bir sineğin kanadı gibi ince bir dokular demeti ortaya çıkıp tamamlanır. Bu dokular; salgı hücreleri, kas hücreleri, sinir hücreleri, epitel dediğimiz örtü hücreleri biçimindedir. Yani bir şeritte bir tip doku hücresi, diğer şeritte başka bir doku hücresi dizisi vardır. Meselâ tükrük salmaya aday hücre mîde asidi salacak hücre ile idrar salacak hücre yanyanadır. Diğer taraftan her organa has kan damarı hücreleri de yanyanadır.

Şimdi organların teşkiline sıra gelmiştir. Her organ kendine has hücrelerin yanyana gelip bir sistem oluşturması ile meydana gelebilir. İşte bu sırada embriyon kendi üzerinde kıvrılarak muhteşem rotasyon dediğimiz bir dönme harekatı yapar. Mîde kendi epital, kas, salgı bezi, sinir hücrelerini; böbrek kendine has hücreleri ile buluşur. Ve organların yapımı böylece başlamış olur.

Bu rotasyonda; zaman, açısal hız ve hücrelerin karşılıklı sistemleşmeleri için mesafeler açısından milyarda bir santim hata olursa böbrek hücresi ağıza düşer, insan ağızdan işer. Bu muhteşem kıvrılma harekatının mesafeler, hız ve açısal momentum yaklaşımlarının hesabı ise ciltlerle formül yazsanız tamamlanmaz.

İşte, Allah, ister makrokozmozda olsun, ister mikrokozmozda olsun öylesine matematik ve fizik bir ilim âhengi sergilemişdir ki; bunun idraki, seyri ancak ilâhî bir zevkdir. Ve de Allah insan bu seyre davet ederek kendi ilmini bize öğretmektedir. Ve bazı zavallılar, bir solucan gibi, «bana ne!» dercesine bu muhteşem ziyafetten bîhaberdir!

Bugün yeryüzünde milyonlarca laboratuvar çıldırmış gibi çalışıyorsa, milyarlarca sahife kitap basılıyor, makineler elektronlarla yarışırcasına çalışıyorsa, hep bu ilâhî ilmin ihtişamını sergilemek içindir. Hastalıklar, tabiat şartlarındaki zorluklar hep bu amaca hizmet eder. Yani bu hâdiseler bizi ilâhî ilme götürmek için bir vesiledir.

Mikroplu salgılar olmasa hücreyi öğrenemezdik. Kanser olmasa, genetik ilim doğmazdı. Eğer mesafeleri karıncalar gibi kolay aşsa idik, bunca fizik öğrenir mi idik? Küçükleri görebilsek, uzaklara erişebilsek fiziği kim merak ederdi?

Savaşlarda bile ilim kokusu vardır. İnsanlar kaba güçlerin karşısında çareler arayarak daha iyi savunma için çalışmış ve ilim bu yoldan da akıl almaz merhalelere ulaşmıştır. Uzay yolculuğu bile, yıldızlara sefer yapmak için değil, düşmana üstün gelmek için gerçekleşmiştir. (Özellikle mali portresi açısından).

Birçok ilim adamı Big Bang'dan başlayan olaylar zincirinin açık bir şekilde insanda düğümlendiğini kabul etmektedir. Tüm fizik ve biolojik olayların insanda zirveleştiği âşikârdır. Her şey bu muhteşem olayı seyredecek bir akıl, onu yaşayıp sezecek bir gönül içindir!

Acaba tüm evrenlerin yaradılış sırrı sadece ilmî bir ihtişamın sergilenmesi olayı mıdır?

Şimdi yaradılışın bir başka esrarına göz atacağız.

2. EVRENLERİN MUHTEŞEM GÜZELLİĞİ

Yeryüzüne her gün trilyonlarca kar zerresi düşer ve çoğu kez on dakika sonra erir. Ya da ezilir. O zerreleri yağarken alıp mikroskop altına koyduğunuz zaman bu kristallerin birbirine benzemeyen milyonlarca çeşit geometrik desenler çizdiğini hiç seyrettiniz mi? Geometrik kaç çeşit dekor varsa bunları üç boyutun sırrı içinde sonsuzlaştıran hârika kanaviçe desenleri! Daha siz birine hayranken erir; o erir siz bir başka deseni seyredersiniz! Burada yaradılış çizgisi fizik ilminden çıkıp san'at haline gelmiştir.

Hem ressam, hem ünlü bir biolojist olan bir ilim adamı, bir kadın göğsü ile omuzunun bugünkü âhenkli şekli ile teşekkülü için gerekli hücre bölünmesi ve yerleşmesini incelemiş, bioloji dizaynına hayran kalmışdır. Zira bu estetik yuvarlaklıkların teşekkülü için kaş, yağ ve deri hücrelerinin bölünme planlanmasının imkânsız olduğunu tesbit etmiştir. Çünkü her üç dokunun hücreleri, belli istikametlerde üreyerek yuvarlaklık yerine mutlaka girintili çıkıntılı kırık şekiller meydana getirmesi gerekirdi. Gergefde işlenir gibi her doku belli istikametlerde ürerken, birer birer atlayarak üç boyutlu bir sistemde hârika bir geometrik şâheseri meydana getirmektedir.

Bitkiler âleminin ağaçlarına, çiçeklerine, meyvelerinin renklerine ve şekillerine bakınız. Herbiri ayrı güzellikleri nasıl temsil ediyor? O kaktüsün dikenleri arasındaki binbir çiçeği, kuru bir dikenin bile estetiği akıllara durgunluk vermez mi?

Ya alevin kızılı ve şiddetli ateşin mavisi! Yanma olayı için zorunlu sonuç mudur? Bu renk furyası, meydana gelen enerji alışverişinde, binde bir bile role sahip değildir. Fakat o renkler olaya müthiş bir estetik kazandırır.

Gökyüzü mavi olmasa, nasıl bir yorgunluğun esiri olurduk, hiç düşündünüz mü? Atmosferin ışıklara verdiği fon sanki bir müzik gibi gök mavisi oluvermiş. Arzın toprağındaki renk, yeşil bitki örtüsüne şahane bir ufuk dekoru değil midir?

Kelebeklerin kanatlarına renklerin bestesini işleyen ilâhî kudreti seyrederken o kelebeğin kendine en iyi dekor olan çiçeğe konduğunu hiç gözlediniz mi?

Deniz altındaki bahçeler, renk renk çiçekler ve aralarında dolaşan balıkların bu dekora verdiği harika desen bir ilim olayı mı? Fiziğin, matematiğin zorunlu sonucu mu? Yoksa hârika bir san'atın muhteşem dekoru mu?

Bu güzelliklerden insan payını alsın diye yaratılan akvaryum balıklarına ne demeli? Birkaç ay önce Zürih'te gördüğüm bir akvaryumu denizaltı bahçesine benzetmişler; binbir çiçeğiyle sizi okyanuslar dibindeki ilâhî bahçeden nağmeler sunuyor!

Saymakla bitmez! hikkatın güzellikleri, atom çekirdeğindeki bitmeyen senfoni, atom semalarındaki binbir ışık, ilâhî güzelliği en küçük noktada bile haykırır. Allah insana verdiği gönül sırrıyla bizi bir yeni çizgiye çağırıyor: «Ey insanoğlu! İlim sırrındaki ihtişamı seyrederken asıl sonsuz güzellikleri gör. İlâhî temaşa zevkine sonsuzluğa sen de katıl!» buyuruyor.

Bakalım insanoğlu gerçekten buna ulaşacak mı?

3. SONSUZ BOYUTLARDA İNSAN

İnsanın mânâ yanı olan ruh, ilâhî bir ceryandır. Elbette yeteneği sınırsızdır. Ancak nefsle kişilik kazanan insan, bir tarz boyutsal bir eyleme mahkum olmuş; sade maddesel kurallara uyma zorunda kalmıştır. Akıl, düşünce, san'at, sevgi gibi yanları ile de ruhsal varlığını dar bir pencereden gösterebilmiştir. İlâhî kudret, uyku sırrı içinde ruhun varlığını insana daima hissettirerek kendi iç spike­rini sezip bulmasını istemiştir. Rüyaları